Mimarlar da çevreci harekete sahip çıkıp eyleme katılıyor

Atila Alpöge*

Çok katlı binalarda betonarme yerine ahşap kullanmaktan söz etmişti Ekogazete, bir ara.  Bu yazı zehir zemberek bir mesaja neden olmuştu.  Başka bir mesaj ise sert yanıt vermişti bu karşı çıkmaya.  Ekogazete daha sonraları, binaları yeşillendirip adeta ormana dönüştüren bir eğilimi yansıtarak ekoloji bilinçli bir mimariye işaret etmişti.  Şimdi anlaşılıyor ki, bu hareket almış başını gidiyor.

İnançlı, cüretli, militan mimarların oluşturduğu bu hareket kentsel yaşamı rahat nefes alınıp zevkle yaşanan, doğayla barışık bir ortama dönüştürmeye kararlı.  Bu genç mimarlar gösterişli, ‘ben varım’ diyen post-modern yaklaşımı bir kenara itiyorlar.  Onun yerine geri kazanılır malzemelere, temiz kaynaklı enerjiye yöneliyorlar.  Çevresel verilerle, iklimle, doğanın kendine özgü döngüleriyle ilişki kuran ve barışıklık sağlayan bir anlayışa imza atıyorlar.

Bu bakış açısının anlaşılır bir çıkış noktası var.  Önümüzdeki on yıl içinde dünya nüfusunun dörtte üçünün kentlerde yaşayacağı biliniyor.  Ayrıca şimdi bile nüfusun %95’i Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tanımladığı hava kirliliğinin alt sınırının hayli üstündeki ortamlarda yaşıyor.  Bu dramatik durumu Health Effects Institute’un geçenlerde yayımladığı bir rapor açıkça vurguluyor.  Ünlü Harvard Üniversitesi’nin yürüttüğü ‘yeşil binalar’ çalışmasının sunduğu yeni bir rapor da yeryüzünde üretilen enerjinin %70’ini kentlerin tükettiğini saptamış.  Başka bir deyişle, kentsel yerleşmeler korkutucu boyutlu ekoloji sorunlarına gebe.

Aslında bu endişeler 1980’lerin son yıllarında eylemlere dönüşmeye başlamış.  İlk örneklerinden biri Malezyalı mimar Ken Yeang’ın Menara Mesiniaga adını taşıyan, her yanı yeşilliklerle dolu olan ve yağmur sularını toplayıp kullanan binası.

Öncülerden bir başkası da İngiliz Norman Foster.  Onun imzasını taşıyan, Frankfurt’taki Commerzbank Tower 258 metre yüksekliğinde.  Düşey yeşillikleri var.  Geri kazanılabilecek malzemeler kullanılmış.  Elektronik olanaklara öncelik verilmiş, güneş ve rüzgâr enerjilerine yaslanmış bir bina.

Amerikalı William McDoough daha da ileri gidiyor ve “Binalar ağaç gibi çalışmalı.” diyor.  Yani CO2 emmeli, oksijen salmalı, havayı temizlemeli ve enerji üretmeli.

İtalyan Stefano Bœri ise ‘düşey ormanlar’dan söz ediyor.  “Gelin, diyor, ormanları durmadan yok edeceğimize kentleri ormanlaştıralım.”  Onun Milano’da oluşturduğu çok katlı bir binadan (Bosco Verticale) daha önce söz etmiştik.  Hem 2015’teki bir yazıda, hem de 2017’de.

Öte yandan dayanıklı, esnek, kendiyle barışık kentler kurmanın yanında, (yeryüzü topraklarının %30’unu oluşturan) çölleri ve (yeryüzünün %71’i olan) denizleri bile çevreci yaşamın yepyeni yerleşim alanları haline getirmek gibi yaklaşımlar söz konusu.

Çöller.  Toprakların üçte birine yayılan çöller acaba yerleşme alanı olamaz mı?  Mısırlı tarihçi Leïla El-Wakil bu konunun 1970’lerde gündeme oturduğunu belirtiyor.  Örneğin çevresel endişelerin yüzsuyuna çıkmaya başladığı o tarihlerde bazı mimarlar yüzyıllar önceye dayanan geleneksel yerleşme kültürlerine eğilmeye başlamışlar.  Bunların başında mimarlıkla yoksulluğu bir arada gündeme getiren Mısırlı Hassan Fathy yer alıyor.

Günümüzde çöl ortamlarında güneşe, rüzgâra ve jeotermiye yaslanan projeler hızla gelişiyor.  Bunlar ciddi kaynak desteği de buluyor.  Bunlardan biri de Abu Dabi’deki (Arapçada kaynak anlamına gelen) Masdar kenti.

Denizler.  Nasıl, denizlere yerleşmek mi dediniz?  Birileri aya, marsa dönük araştırmaları, hele bunlara gidip yerleşmek gibi düşünceleri gülerek karşılıyorlar.  “Dünyamızdaki denizlere bakın!” diyorlar.  Ve denizlerin yerleşim alanı olabileceğini savunuyorlar.  Aşağı yukarı on yıldan beri.  “Denizlerde doğa ile bütünleşmiş yerleşmeler geliştirebiliriz.” diyorlar.

Ortaya çıkıp gerçekleşmiş projeler bile var.  Seastanding Institute bu yaklaşımın sözcülüğünü yapıyor.  Yani denizin ortasında, hiçbir devletin sahip çıkmadığı bir yerde yerleşmeler oluşturacaksınız.  Sonuçta mevcut politik ve parasal sistemlerin dışına çıkan, adeta bağımsız yerleşmeler oluşacak.  Ancak bunun çok değişik bir sömürü sistemine, adeta korsanlığa kapı açacağına, aşırı zenginlerin ve vahşi kapitalizmin oyuncağı olacağına işaret eden çevreci görüşler de söz konusu.

Kısacası bir devrim başlıyor.  Bir mimar “Yepyeni bir uygarlığın temeli atılıyor.” diyor.

Yazıyı bir iki görselle bitirelim.  İşte Stefano Bœri’nin Bosco Verticale’si.

Ve bu binada yaşamanın keyfi.

Paris için önerilen bir mahalle.

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.8.2018 / Yararlanılan kaynak: Frédéric Joignot, Le Monde, 28.7.2018

Yorumlar

yorumlar

Post source : https://ekogazete.wordpress.com/2018/08/19/mimarlar-da-cevreci-harekete-sahip-cikip-eyleme-katiliyor/

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.