İklim değişikliğini neden engelleyemiyoruz?

İyi haber: İklim değişikliğinin gerçek olup olmadığı artık tartışılmıyor.

Kötü haber: Bu gidişatı durdurmak ne yapılması gerektiğine karar verilemiyor, harekete geçilemiyor. Ve bizler tartışırken dünya ısınmaya devam ediyor.

Kuşkusuz bu konuda nasıl düşünülmesi gerektiğini bilen bir grup var. Bu grup iklim bilimcilerden oluşuyor. Fakat bu insanların geliştirdiği modeller ve senaryolar o kadar karmaşık ki sokaktaki adam için bunlar hiçbir şey ifade etmiyor. Ayrıca bütün bu bilimsel bulguları, iklim değişikliğinin yarattığı büyük ve kalıcı kayıpları önleyecek acil ve pratik adımlara dönüştürecek bir irade henüz yok.

Aklı başında çok sayıda insan çok fazla miktarda karbon yaktığımızın farkında. Ancak bu farkındalık onların karbon yakmaya devam etmesini engellemiyor. Kaldı ki iklim değişikliği ile ilgili soyut düşüncelerimiz ile somut eylemlerimiz arasında çok büyük bir uçurum var. Ne yazık ki farkı yaratan iyi niyet değil, somut eylemlerdir.

Bu arada sera gazı salımı tam gaz sürüyor. Bazı durumlarda önlem almayı engelleyen şey ise çaresizlik. Örneğin herkesin çatısına güneş panelleri yerleştirmeye mali gücü yetmeyebilir, kentlerde yaşayan herkes işe giderken metroyu kullanamayabilir, soğuk iklimlerde yaşayanlar ısınmak için fosil yakıt yakmak zorunda kalabilir. Bütün bunlar insanların kontrolü dışındaki yapısal engellerdir.

Ne var ki yapısal engellerin söz konusu olmadığı durumlar da var ve o koşullarda da insanlar yine bir şey yapmıyor. Peki insanları bu konuda eyleme geçmekten alıkoyan nedir?

Anlaşılan o ki eyleme geçmeyi engelleyen nedenler yalnızca yapısal değil, aynı zamanda psikolojik! Psikolog Robert Gifford bu nedenleri şöyle sıralıyor:

1. Bilişsel engeller

İnsanlar sanıldığı kadar akılcı değildir. Konu iklim değişikliği olduğunda bazı insanların sağduyudan uzak, mantık dışı davranışlar sergilediklerine tanık oluyoruz.

Arkaik beyin: Fiziksel beynimizin son 30.000 yıldır ciddi bir evrim geçirdiğini söyleyemeyiz. Afrika’nın savanlarında dolanırken bizleri ilgilendiren yalnızca en yakın hısım ve akrabalarımız, karşılaştığımız tehlikeler ve ihtiyacımız olan yiyecekti. Az da olsa diğer insanları düşünmeye başlamış olsak bile, uzaktaki tehditler, tükenmeyecekmiş gibi duran kaynakları düşünmeye fazla zaman ayırmıyorduk. Kısaca önemli olan bulunduğumuz yer ve yaşadığımız andı. Bu düşünce tarzının bugün de çok fazla değiştiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla iklim değişikliğini uzak bir tehdit olarak algılamamız çok doğal. “Bize bir şey olmaz” deyip, endişelenmeye gerek görmüyoruz.

Cehalet: Cehalet, üç nedene bağlı olarak eyleme geçmeyi engelliyor.

  1. İklim değişikliğinin varlığından haberdar değiliz.
  2. Sorunun farkında olsak bile ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz.
  3. Yanlış bilgilendirilme sonucu doğru adımları atmıyoruz.

İklim değişikliği varlığını, artan doğal felaketlerle artık herkese kabul ettirdiği için ilk sorunun ortadan kalkmak üzere olduğunu söyleyebiliriz. Yine de olaylara dayanan bilginin güncellenmediği biliniyor.

İkinci sorunla ilgili olarak hangi adımın daha yararlı olduğu konusu hala tartışmalı. Yine öğrenmemiz gerekenler çok fazla. Bunun bir nedeni de alınacak önlemlerin evrensel olmaması. Örneğin Londra’da alınacak önlemlerin İstanbul’da uygulanabilirliği olmayabilir.

Üçüncü sorunun en büyük sorumlusu, sera gazı salımını azaltmak ekonomik çıkarlarına ters düştüğü için gerçekleri ters yüz eden çıkar grupları. Bu gruplar hala iklim bilimini çarpıtmaya çabalıyor.

Çevresel duyarsızlık: Duyarsızlık iki şekilde karşımıza çıkıyor. İlkinde, tehlikeli bir gidişatın özel yaşantımızda “hemen-bugün” bir felakete yol açmayacağı bilindiği için göz ardı edilmesi. İkinci duyarsızlık ise uyarı bombardımanlarından bıkkınlık şeklinde kendini gösteriyor. Örneğin insan bir reklama sıklıkla maruz kalırsa bir süre sonra alışır ve dikkatini çekmez. Benzer şekilde iklim değişikliği konusunda hep aynı şeyleri duymaktan bıkan insanlar da mesajlara karşı duyarsızlaşır ve sorunu çözecek davranışlarda bulunmaya gerek görmez.

Belirsizlik: Yapılan deneylerde belirsizliğin, çevreyi korumaya yönelik davranış sıklığında azalmaya yol açtığını gösteriyor. Bu konuda düzenlenen uluslararası konferansların raporlarında “büyük olasılıkla”, “belki”, “olası” gibi sözcüklerle ifade edilen tehlikeler ne yazık ki kamuoyu tarafından düşük olasılık olarak değerlendiriliyor.

Tehlikeyi küçümseme: Uzaktaki ve gelecekteki tehlikeleri küçümsemek çok iyi bilinen bir psikolojik eğilimdir. Bu eğilim iklim değişikliği için de geçerlidir. Pek çok ülke çevresel koşulların başka ülkelerde daha kötü olduğuna inanıyor. Öyle ki aralarında yalnızca birkaç kilometre olan köyler bile çevresel koşulların bir diğerine daha acımasız davrandığını düşünebiliyor. Gelecekte iklim değişikliğinin yalnızca uzaktaki bölgeleri vuracağına inanan insanlar bugün hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor.

İyimserlik eğilimi: İyimserlik genellikle olumlu bir bakış açısıdır; kişilerin sağlıklı bir psikolojiye sahip olmasına yol açar. Ancak aşırıya vardırıldığında zarar verir. Örneğin sağlık sorunları olduğu halde sağlıklı olduğunu iddia edenler tedavi açısından çok değerli zamanlarını boşa geçirmiş olurlar. Çevresel önlemler konusunda da benzer sonuçlarla karşılaşıyoruz.

Karamsarlık: İklim değişikliği çok yaygın ve küresel bir sorun olduğu için pek çok insan kendi davranışlarının iklim üzerinde etkisi olmadığını düşünür. Buna benzer bir başka yaklaşım da kaderciliktir. Öyle ki bu insanlar kendi davranışlarının değil, toplumsal davranışların daha etkili olduğuna inanırlar. Ama toplumsal davranışların bireysel davranışların toplamı olduğunu düşünmezler.

Onaylanma arzusu: Hepimiz görüşlerimizin doğrulanmasını isteriz. Dolayısıyla insanlar kendi görüşlerini destekleyen medya kanallarını tercih eder. İklim değişikliği konusunda kuşkusu olanlar kendi düşüncelerini doğrulayan gazeteleri okuma, TV kanallarını izleme eğilimindedirler. Bu da sonuç olarak iklim değişikliği konusunda eyleme geçmeyi engeller.

Zamanı parayla değerlendirme eğilimi: Yapılan araştırmalar zamanlarını parayla değerlendiren insanların çevreyle ilgili önlem almaya isteksiz olduklarını ortaya koyuyor.

Acizlik algısı: Çevreci eylemlerde bulunmak bilgi, yetenek ve beceri ister. Bazı insanlar fiziksel engelli olduklarından eylemde bulunamayabilir; ancak bazıları fiziksel engelleri olmadığı halde sorumsuzluklarını acizlik perdesi ardına gizlerler.

2. İdeolojiler

Bu kategoriye giren dört inanç sistemi, iklim değişikliği ile mücadelede engel oluşturur.

Dünya görüşü: Bir sistemden beslenenler o sistemin içindeyken eleştirel bir dünya görüşüne sahip olamazlar. Dolayısıyla kapitalist örgütlere her açıdan sımsıkı bağlı olanların iklim değişikliği ile mücadele içinde yer almaları neredeyse olanaksızdır.

İnsanüstü güçler: Bazı insanlar dini inançlarına koşut olarak Tanrı’nın kendilerini koruyacağını ve kollayacağını düşünürler ve kadercidirler. Seküler bir dünya görüşüne sahip olanlar ise doğa ananın kendi sorunlarını insan müdahalesi olmadan da çözeceklerine inandıklarından çevre sorunlarıyla ilgilenmezler.

Teknolojiyi her derde deva görenler: Teknolojinin iklim değişikliğinin yol açtığı tüm olumsuzlukları ortadan kaldıracağına inanlar, bu konuda mücadeleyi de gereksiz görüyor.

Statükoyu mazur göstermek: İnsanlar yaşam standartlarından hoşnut ise var olan sistemin tekerine çomak sokmak istemezler. Daha da önemlisi başkalarının da rahatlarını kaçıracak değişiklikler yapmalarına izin vermezler. Oysa iklim değişikliği köklü değişiklikler gerektirir. Statükocular bu müdahalelere karşı çıkıp, uygulamaları engellemeye çalışırlar.

3. Sosyal mukayese

İnsanlar sosyal hayvanlardır. Kendi durumumuzu başkalarıyla karşılaştırma eğilimi genlerimize işlemiştir.

Sosyal karşılaştırma: İnsanlar rutin olarak yaptıklarını başkalarıyla karşılaştırırlar eğer hayranlık duyduğumuz bir kişiyle kendimizi karşılaştırıyorsak, onun düşüncelerini taklit etmeye çalışırız. O kişi iklim karşıtlığını savunuyorsa bizler de iklim karşıtı olarak muhalefetin yanında yer alırız. Bunun tam tersi daha sık görünür.

Sosyal normlar ve ağlar: Normlar eylemlerimizin izlediği yoldur. Sosyal ağlar yeni normlar yaratma ve bu normları güçlendirme potansiyeli taşır. Eğer ağlardaki genel yaklaşım çevreci ise yaygınlaşma olasılığı çok güçlüdür.

Eşitsizlik algısı: Görünürdeki eşitsizlik, genellikle eylemsizlik için uydurulmuş bir mazerettir. Çoğunlukla bir kişi veya bir hükümet, harekete geçmemelerinin gerekçesini, komşularının eylemsizliğine dayandırırlar. Bilimsel araştırmalar eşitsizliğin olduğu her yerde işbirliğinin azalma eğilimi taşıdığını gösterir.

4. Batık maliyet

İnsanlar daha rahat ve öngörülebilir bir yaşam için eşya satın alırlar. Satın alınan bu malların bir kısmı iklim değişikliğine etki etmezken, pek çoğu olumsuz etkiler. Dört türü vardır.

Mali yatırımlar: Yatırım yapıldığı zaman, iklimi olumsuz etkilediği gerekçesiyle geri çekilmez. Buna en iyi örnek otomobil sahibi olmaktır. Eğer yığınla para verip bir otomobil satın aldıysam, bakımı ve sigortası için her yıl para ödüyorsam, çevre kirliliği yaratıyor diye satmam akıllıca bir davranış olmaz. Bu durumda inanışı (araçlarda kullanılan fosil yakıtlar çevre kirliliği yaratmaz) değiştirmek, davranışı (otomobili satmak) değiştirmekten daha kolaydır.

Alışkanlık: İklim değişikliği bağlamında alışkanlık, çevreye zarar veren, rutin, düşünülmeden yapılan olumsuz davranışlar anlamına gelir. Kuşkusuz iklim değişikliğini önleyen alışkanlıklar da söz konusudur. Alışkanlıklar iklim değişikliği konusundaki ataletin en önemli nedenlerinden biridir, çünkü alışkanlıkları kırmak çok zordur. Buna en iyi örnek beslenme alışkanlıkları ve ulaşımdır.

Birbiri ile çelişen hedefler, değerler ve özlemler: Herkesin yaşamında birden fazla hedef vardır ve bunların iklim değişikliği üzerindeki etkileri her zaman olumlu değildir… Örneğin daha büyük bir ev, araba satın almak, egzotik tatillere çıkmak gibi… Ne yazık ki çevre kirliliğini azaltma, hedef sıralamasının altlarında yer alır.

Yaşanılan mekana bağlılık: İnsanlar yaşadıkları yerle aralarında bir bağ oluşturur. Ne var ki bu bağın zayıf olması da güçlü olması da çevre açısından zararlıdır.

5. Başkalarına karşı güven duymama

İnsanlar başkaları için olumsuz duygular besledikçe o kişilerin ifadelerine ve davranışlarına güvenmezler. Bu olumsuz bakış açısı çeşitli şekillerde karşımıza çıkar.

Güvensizlik: Güven sağlıklı bir ilişki için gereklidir. Vatandaşlar ile bilim insanları veya kamu çalışanları arasında güven kurulamamışsa, direnç, çeşitli şekillerde kendini gösterir. Bugüne dek vatandaşların bilim insanları veya kamu görevlilerinden gelen mesajlara güven duymadığı konusunda çok sayıda kanıt mevcuttur. Güven azaldıkça, davranışlarda olumlu değişiklikler söz konusu olmaz.

Uygulanan politikaların yetersiz olduğu algısı: Siyasiler, iklim değişikliğine karşı mücadelede sürdürülebilir ve çevre dostu davranışları özendirmek için pek çok program uygularlar. Bunların çoğu, çatıların izolasyonu veya
enerji tasarruflu ev eşyaları gibi gönüllülük bazında uygulanması gereken önlemlerdir. İnsanlar
programlara inanmadıkları için katılım genellikle düşük olur.

Yadsıma: Belirsizlik, güvensizlik ve batık maliyet kolaylıkla sorunun reddine yol açabilir. Çoğunluk iklim değişikliği gibi bir sorunun yaşandığını, yaşansa bile insan faaliyetleri sonucu ortaya çıktığını inkar eder. Pek çok ülkede yalnızca çok küçük bir azınlık gerçeklerle yüzleşir.

Kaynak:

https://www.newscientist.com/article/mg22730290-300-33-reasons-why-we-cant-think-clearly-about-climate-change/

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisikligini-neden-engelleyemiyoruz

 

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.