Busan’da Gezerken III: Savaştan Barış Söylemine Geçmek ve Sahaflarda Dolaşırken Okuryazarlığın Dayanılmaz Ağırlığı

Mutlu Binark
Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

ı.ıı Bölümler

Busan’da yaşamaya devam ederken, günlük tutmuyorum. Tokyo’da yaşarken tutmuştum. Danimarka saha çalışmam da her bir görüşme ve aile yaşantısına dahil oluştan sonra sayfalar dolusu gözlem notları yazmıştım. Burada artık laptopum elimin altında her daim. Burada saha çalışmam yaratıcı içerik endüstrisi ve politikasıyla ilgili. Bu nedenle, gündelik yaşantıya ilişkin gözlemlerimi ve gezi notlarımı günlük yerine, bu haber sitesinde paylaşayım şeklinde karar verdim. 18 Mart günü, güneşin bulutların arasından sızdığı bir Busan Pazar’ında, Damla ile birlikte T.C. Seul Büyükelçiliğinin web sayfasında yaptığı davete icabet etmek üzere Birlemiş Milletler Kore Anıtsal Mezarlığı’na gittik. Hem Seul’e yeni atanan Elçi’yle tanışmak hem de bu kentte yaşayan Türkiye kökenlileri görmek olanaklı olacaktı. Ayrıca, yurtdışında böyle bir törenin nasıl icra edileceğini görmekte bir ilk olacaktı. Kuzey ve Güney Kore Savaşı üzerine çok detaylı bir bilgi notu yazmayacağım.

Kore Savaşı

Ancak, şunu belirtmek gerekli, Kore, uzun yıllar süren Japon sömürgesi ve işgalinden kurtulduktan sonra, iki farklı ideolojik kampta yerini alan devletler arasında kaldı. Bir yanda Mançurya’da gerilla savaşında başarılar kazanan hatta Mao’nun Yenan’da sonlanan Büyük Yürüyüşü’ne katılan Kim Il Song’un (김일성) liderliği, diğer yanda ise ABD.de eğitim almış, anti-komünist, devletçi-kapitalizmi destekleyen Syngman Rhee’nin (리승만) liderliği (Cumings, 2005)… Sonuçta ise, 38.paralelin sınır olarak çekildiği iki ayrı ideoloji idarenin kurulması, ardından ülkenin ikiye bölünmesi sürecinin hızlanması ve 25 Haziran 1950 tarihinde iç savaşın başlaması (한국전쟁; Çince yazılışıyla: 韓國戰爭)(“Hanguk JonJeng”). 1950 yılının sonunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin de bölgede artan Amerikan nüfuzuna karşı, Kim’in tarafında yer alması Çin Halk Gönüllü Ordusu (Çince: 中国人民志愿军)da savaşa taraf olması üzerine, ABD ve müttefik güçlerden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün Amerikalı General Douglas Mac Arthur’un yönetiminde Güney Kore Ordusuna yardım etmesi. Türkiye’de bu süreçte, Demokrat Parti rejiminde, BM bünyesinde savaşmak üzere oluşan 5090 kişilik bir askeri birliği Güney Kore’ye göndermiş bulunmaktadır. T.C, BM.nin Güney Kore’ye askeri destek çağrısına ilk yanıt veren ülkedir. Burada Türk siyaseti açısından önemli olan husus, kararın T.B.M.M. onayı alınmadan hükümet tarafından verilmiş olmasıdır. Kore Savaşı’na ABD, İngiltere, Türkiye, Kanada, Avustralya, Fransa, Hollanda, Yeni Zelanda, Güney afrika, Kolombiya, Yunaistan, Tayland, Eyopya, Filişpnler, Belçika ve Lüksemburg asker yollarken, Norveç, Danimarka, Hindistan, İtalya ve İsveç tıbbi destek sağlamıştır.

BM Kore Anıtsal Mezarlığı Türk Mezarlığı Törenden Fotoğraf: Mutlu Binark

Resmi olarak başlamayan savaş, 27 Temmuz 1953 tarihinde ateşkeş ile sona erdi ve Türkiye’nin de konumlandığı Asya kıtasının en ucunda, Türkiye, yaşları 21 den başlayan genç ve orta yaşlı insanları, Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanlığı’nın Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Muharebeleri (1975) adlı yayınına göre, 734 şehit, 2147 yaralı, 234 esir ve 175 kayıp oldu. Bu siyasal ve askeri kararın sonucu T.C. NATO’ya girdi. T.C. 1960 yılına kadar, her yıl değişmek üzere 4. Tugaydan sonra altı Türk Tugayını daha Güney Kore’ye yolladı. 10. Tugaydan sonra, T.C. Kore’ye bir bölük yollanmaya başladı. 1962’den sonra bölük, bir mangaya indirildi. Bu aktardıklarım resmi tarihin bize sundukları. Oysa, resmi tarihin arkasına bakılmalı ve hükümetinin bu siyasi kararının askeri birliklerce nasıl deneyimlendiği, farklı bir coğrafyada askerlerin gündelik yaşam ve kültürel iletişim pratikleri günlüklerden, asker mektuplarından, ailelere yollanan fotoğraflardan, dönemin gazetelerindeki haberlerden, yazı dizilerinden kavranmaya çalışılmalı. Böylece, bu iki ulusu bölen bu savaşın, farklı ülkelerin de taraf olması ile kayıpları artan, farklı ülkelerde ailelerin yas tutmasına neden olan acının evrensel insan haklarına sahip çıkan, barışı içselleştiren insanlığın yetişmesinde rolü olabilir. Devletlerin savaş söyleminden barış söylemine geçmesi en zor…Bunun için de savaş kayıplarının anılmasında popülist, eril ve militarist değerlerin değil, barışın kıymetini anlatan ve insanseverliğe değer veren söylemlere gereksinim var. Törende resmi olarak icra edilmesi gerekenlerden sonra, Elçi’nin G.Kore’de şehit düşen Yüzbaşı Kaya Aldoğan’ın eşine yazdığı mektuptan bir bölüm okudu. Mektup, bir babanın kızı Yazgülü’üne ilişkin annesinden bir talebini içermekteydi. Bu mektup yazıldıktan sonra Yüzbaşı Aldoğan, Kunuri Muharebesinde şehit olmuş, mektubundan anlaşılacağı üzere çok sevdiği ailesine kavuşamamış. Mektupta bahsi geçen çocuk ta, okulum Ankara Üniversitesi B.Y.Y.O.ndan mezun, alanın duayeni kadın gazeteci Yazgülü Aldoğan’dan başkası değildi. Törende okuduğu mektubun oturduğu bağlamı Elçi biliyor muydu bilmiyorum… Ancak, bu mektup savaş kayıplarını anmanın ve yasın deneyimlenmesinin militarizden barış diline evrilebileceğine gösteren bir metindi. Bu arada, bir arkadaşım anımsattı: “deveye sormuşlar, boynun neren eğri diye, o da demiş ki nerem doğru ki?”… Dolayısıyla, kısacık süren ömürlerin adların kazındığı Busan BM Mezarlığı’ndaki anıt duvarına ya da meçhul askerlerin mezar taşlarına bakarken, kaldırımlara yazılmış farklı dillerde yazılmış “barış” sözcüğünün özellikle Türkiye’de “ yaşama ne zaman geçeceği sorusu” yüreği ve zihni sıkıştırıp, kanırtıyor, düşündürüyor.

Anma Duvarından. Fotoğraf: Mutlu Binark

Kelimeler Şehri’nde Alberto Manguel şöyle diyor: “Her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür. Bireysel ve toplumsal kimlik kavramı, uyruk ve küreselleşme tanımları arasında, yerel bağlılıklar ve seçilmiş ya da mecburi göç arasında sıkışıp kalarak dağıldı, belirsizleşti. Bu sonsuz çözülüm sureci içinde, tek başımıza ya da topluluklar olarak hangi ismi takınıyoruz? Başkalarıyla etkileşimimiz bizi ve komşularımızı nasıl tanımlıyor? Toplum içinde yaşamanın sonuçları, tehlikeleri ve sorumlulukları nelerdir? Birbirimizle iletişim kurmamızı olanaklı kılması gereken konuştuğumuz dile neler oluyor? Aslına bakılırsa, neden bir aradayız?” (2013:12) ve Manguel şöyle devam ediyor: “Niçin kimliğin tanımlarını kelimelerde arıyoruz ve böylesi bir arayışta hikaye anlatıcısının rolü nedir? Dil, dünya tahayyülümüzü ne şekilde belirliyor, sınırlandırıyor ya da genişletiyor? Anlattığımız hikayeler kendimizi ve başkalarını algılayışımıza nasıl yardımcı oluyor? Böylesi hikayeler, bütün bir topluma, doğru ya da yanlış, bir kimlik ödünç verebilir mi? Son olarak, hikayelerin bizi ve içinde yaşadığımız dünyayı değiştirmesi mümkün müdür? (13). Bu soruya yanıtım olumlu olacak; ancak, hangi hikayelerin nasıl anlatıldığına bağlı olarak dünya değişebilir ve bir arada yaşamımız için yollar oluşturabilirler.

T.C’nin kayıpları |Fotoğraf: Mutlu Binark

Günü ikinci el kitapların satıldığı “Bosudong ChekBangKolMok” ((보수동 책방골목) ile kapatmaya karar veriyorum. Jagalchi Tren İstasyonundan indikten sonra, 600 metre kadar içeri doğru yürüdüğünüzde sahaf sokağı karşınıza çıkıyor. Burada Korece’den Japonca’ya Çince’ye kadar farklı dillerde sözlükler, romanlar, sanat kitapları, mangalar, dergiler bulabiliyorsunuz. Manguel, Okumanın Tarihinde (2010) okuma ediminin nasıl gerçekleştiğini, o edimin bireye verdiği hazzı anlatıyor. İlk kez harfleri okuma ve anlamasını bir büyü eylemine benzetiyor Manguel. Okurun, harf sistemlerinden oluşan sözcüklere ve metinlere anlam verdiğini belirtiyor denemesinde. Okuryazarlığın dayanılmaz bir ağırlığı var üzerimizde: kelimeleri anlamlandırmak. Busan’daki sahaflar sokağını gezerken, Çince-Korece, Hanja-Korece sözlük ciltlerine dokunurken, Miyazaki animasyonların illüstrasyon kitabına bakarken, ne kadar çok anlamlandırılmayı, tılsımını okura açmayı bekleyen dünyalar var diye düşünmeden edemedim. Manguel’e göre, “Bizler ne olduğumuzu ve nerede olduğumuzu görebilmek için sürekli kendimizi ve çevremizi okuyoruz. Anlamak ya da anlamaya başlamak için okuyoruz.Okumadan yapamıyoruz. Okumak, neredeyse nefes almak kadar temel bir işlevimiz”(2010:20).Ona göre, “okumak, toplumsal sözleşmenin ilk adımı” (20). Denemesinde, şu saptamada da bulunuyor: “Halkçı rejimler unutmamızı isterler ve bunun sonucu olarak da kitapları gereksiz bir lüks olarak nitelerler; totaliter rejimler düşünmemizi istemez, bu nedenle de yasaklar çıkarır, gözdağı verir, ya da her ikisini birden yaparlar, çoğunlukla aptal olmamızı ve uysalca aşağılanmayı kabullenmemizi isterler, bu nedenle de düzeysiz basmakalıp yapıt tüketimini desteklerler. Böyle koşullar altında okurun aykırı olması kaçınılmazdır”(37). Böylece, okuma edimine ve okuryazarlığa eleştirel muhakeme becerisi de ekleniyor.

Meçhul Askerin Yolu |Fotoğraf: Mutlu Binark

Son olarak, sahaflarda dokunduğunuz her kitabın, eski sahibinin hikayesini taşıdığını, sayfaların açılmışlıklarında, kıvrılmışlıklarında, altının çizildiği sözcüklerde bir önceki okuma ediminin duygu dünyasını aktardığını belirteyim. Busan’da sahaf sokağındaki gezim, okuma edimimin yaşattığı bu düşünceler ile sona erdi. Bulutlar da zaten güneşin sızmasına engel oluyor, yağmuru önceliyordu.

Kepenkler kapanırken Fotoğraf: Mutlu Binark

 


Kaynakça:
Cumings, B. (2005). Korea’s Place in the Sun. New York: W.W.Norton &Company. Inc.
Mamguel, A. (2013). Kelimeler Şehri. İstanbul: YPK Yayınları.
Manguel, A. (2013). Okuma Günlüğü. İstanbul: YPK Yayınları.
Manguel, A. (2010). Okumanın Tarihi. İstanbul: YPK Yayınları.

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Geri İzleme: Busan'da Gezerken IV: Kore'de Kiraz Çiçekleri Açarken Bahar'ın Değişen Anlamı | Dağ Medya

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.