‘Hayvan türlerinin yok olması ciddi bir mesele olarak görülmüyor ‘

“New Statesman’da Simon Barnes imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Altıncı büyük tükenme dönemi, derinden etkileriyle beraber şu anda gerçekleşiyor.

20 yıl kadar önce ince gagalı kervan çulluğu görmüştüm. Fas’taydım. Uzun – ince bacaklı kuş, yeterince narin, ince gagasıyla yabani su tereleriyle çevrili bir sulak alanda besleniyordu. Oldukça hoş bir manzaraydı. O zamandan beri az kişi bu manzarayı paylaşabildi – çünkü soyları tükendi.

Son ayinler henüz gerçekleşmedi ve bu konuların en üst otoritesi Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) derlediği Kırmızı Veri Kitabına göre bu türler “ciddi derecede tehlikede” olarak sınıflandırılıyor. Bilimsel bir uyarı: Neredeyse, tamamıyla yok olmak üzereler.  Yani, nesli tükenen bir kuş gördüm. Tuhaf bir duygu.

Çin Nehir Yunusları (baiji) ya da Yangtze yunusları, ismini aldıkları büyük nehir sistemi içinde yaşayabilmek için evrimleşmişler. Su altı radarlarıyla yollarını bulan bu tuhaf yaratıkların da soyu tükendi: kimyasal kirlilik, gürültü kirliliği, pervanelerin suya çarpışları ve çok fazla insan arasında yaşamanın imkânsızlığı nehir yunuslarını bitirmek için bir araya gelmişti. 2006’da bölgeye gelen bir keşif heyeti tarafından, işlevsel olarak tükendikleri ilan edildi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından derlenen Yaşayan Gezegen Endeksine (Living Planet Index) göre 2020’de vahşi hayvanların sayısı üçte iki oranında azalacak. IUCN’nin listelediği 85,000 türün 24,000’i tehlike altında ve bunlar arasında 1985 yılından beri sayıları neredeyse yüzde 40 oranında azalan aslanlar, gergedanlar ve zürafalar da var. Ocak ayında Science Advances dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre primat türlerinin üçte dördünün nüfusu azalıyor, goriller ve şempanzelerin aralarında olduğu yüzde 60’ının ise nesli yok olma tehlikesi altında.

Bu olay bu ülkede (yazar İngiltereli) de gerçekleşiyor. İngiltere’de yetiştirilen kuşlardan mavi doğan yok olma tehlikesi altında. Royal Society for the Protection of Birds’ün ifadesine göre geçen sezon sadece bir avuç yuvalama girişimi olmuş. Geçen 200 yıl içerisinde İngiltere kelebek türlerinin yüzde 8’ini kaybetti. Bundan eminiz çünkü kelebekler kolaylıkla gözlenebilir ve tanımlanabilirler. Aynı şekilde yine İngiltere’de, listelenmesi daha zor olan böcek türlerinin yüzde 3’ünün soyu tükendi. Bu şablonu omurgasız diğer türlere uygularsak 1,200 ila 3,180 arasında tür geçen birkaç yüzyılda ulusal düzeyde yok olmuş olabilir.

Hayvanların olmayacağı bir dünyaya gidiyoruz gibi görünüyor. Omurgasız hayvanları koruma kuruluşu olan Buglife’ın CEO’su Matt Shardlow “Plan yerli yerinde.” diyor ve ekliyor, “Tek yapmamız gereken böyle devam etmemiz.”

Tabii bu bir “kendi koşullarını tanımla” durumu. Bin yıllık dönem boyunca filozoflar ve Cantenbury Başpiskoposu gibi teologlar umutsuz girişimlerine rağmen insanların bir hayvan türü olduğunu gizleyemediler; bizler primatız. Öte yandan o denli çok evcil hayvan besliyoruz ve ineklerle tavukların yok olmayacaklarının hiçbir emaresi yok.

Toplam omurgalı biokütle – yaşayan bütün omurgalı hayvanların toplam ağırlığı – vahşi olanlar ve diğerleri olarak ayrılabilir. Ve işte ilk yıkıcı istatistik: 10 bin yıl önce insanların ve onların evcil hayvanlarının toplam biokütleye oranı yüzde 0,4’tü. Şimdiyse yüzde 96 ve artmaya devam ediyor.

Dolayısıyla gezegen, dikkate değer bir değişim geçiriyor. Dehşetli bir uyarı değil bu: gerçekleşmekte olan bir olay. Bu sizi bir yunus sahiplenmeye ikna etmek için uydurulan korkutucu bir hikâye değil: Sadece bir hakikat. Paleoantrologlar yeryüzünün tarihte beş temel tükenme yaşadığı konusunda anlaşıyor. En sonuncusu 65 milyon yıl önce bir meteor çarpmasıyla dinozorların başına gelmişti. Altıncı tükenmeyi şu anda yaşadığımıza dair bir fikir birliği var. Dinozorların tükenmesi jeolojik bir dönemin sonu oldu: Mezozoik dönemden Senozoyik (memeli hayvanlar devri) döneme geçildi. Şu anda da, yeni bir jeolojik döneme geçtiğimiz hesaplanıyor: Hoşça kal Holosen (yeniçağ), merhaba Anthroposen (insan çağı).

Vahşi Hayvanların yok oluşunun, üzücü ancak yadsınamayacak kadar iyi gelişmelerin kabul edilebilir bir bedeli olduğu fikrini kabul etmiş gibiyiz. Yakın zamanda dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşadığı noktayı geçtik.

Hayvan türlerinin yok olması ciddi bir mesele olarak görülmüyor – en son ne zaman bir politikacının tükenme kriziyle ilgili konuştuğunu duydunuz?  Bu durum önce insanların, sonra evcil ya da yenilebilen hayvanlarının geldiği ve geri kalan her şeyin baş belası ya da lüks olarak algılandığını gösteriyor. Vahşi hayvanları önemsemek duygusal, çocuksu ve gerçek dışı bir şey. Onlar, gözden çıkarılabilirler.

Bugün bize korku veren yakın tarihte, beyaz ırk diğer bütün ırkların harcanabilir olduğuna inanmıştı. Soykırım kabul edilebilir; Amerikan Yerlilerini ve Avusturalya Aborjinlerini öldürmek tamamen meşru sayılırdı.  Etik filozofu Peter Singer “kaygı çemberlerinin” zamanla kavim, millet ve ırkın ötesine geçtiğini, günümüzde artık insan dışı varlıklara kadar genişlemesi gerektiğini söylüyor. Balina avcılığının dünya çapında yasaklanması gibi örneklere bakarsak bunun belli derece gerçekleştiğini söyleyebiliriz; ancak biyoçeşitliliği ve biyozenginliği halen yıkıcı bir hızla kaybediyoruz.

***

Hayvanların olmadığı bir dünya nasıl olurdu? Yani, sadece insanların ve onların evcil hayvanlarının olduğu bir dünya. Aslında bu yanlış sorulmuş bir soru. “Burada (ya da bu olayda) benim için ne var?” demek yerine 1980’lerde Etiyopya kıtlığı sırasında sorulduğu gibi, “Bununla ilgili ne yapabiliriz?” Bir anlığına insan şovenisti – Singer’ın deyimiyle “türcü” – olup biyoçeşitlilik kaybından kurtulacak türlerin nasıl etkileneceğini sorarsak.

“Tüm türlerin yok olmasına neden olmayacağız” diyor yaşam alanı koruma kuruluşu World Land Trust’ın CEO’su John Burton. “Sıçan, karafatma ve benzerleri bizimle beraber yaşayacaktır.” Küçümsediğimiz; ama insan yaşamına her zaman ayak uydurabilen türler olacak.

Suda yaşayan vahşi hayvanlar olmayacak. Aşırı balık avı “ortak varlıkların trajedisi” prensibiyle – eğer ben yapmazsam, başkası nasıl olsa avlayacak – on yıllardır yapılıyor. Kirlilik, kıyı sularında, Meksika körfezindeki 6,500 mil karelik devasa alan gibi 405 farklı ölü bölge yarattı. 

Tükenmeyi konuşmaya devam edelim. Büyük yaratıkların, gergedan, goril, fil, kaplan, balina gibi Karizmatik Megafaunanın, yok olma potansiyelleri insanlara ulaşıyor. Bütün bu vahşi hayvanların kaybı insan hayatını bariz bir şekilde etkilemeyebilir; ama tedirgin edici olduğu kesin. Tokenizm (yapmacıklık) fikriyle hareket ediyoruz gibi görünüyor: bir avuç dolusu kaplanın kurtulması dünyanın hala iyi olduğunu gösteriyor ve onları istediğimiz zaman vahşi doğa belgesellerinde izleyebiliriz. Aslında vahşi hayvanların olmadığı bir dünya fikri sanıldığından daha karmaşık bir kavramdır.

“Çok az sayıda çiçekli bitki olacak.” diyor Shardlow. “Bununla beraber bol miktarda Karahindiba göreceğiz. Polen için böceklere ihtiyaç duymuyorlar.” Çoğu ekin, mahsul döllenme için hayvan türüne ihtiyaç duyduğu için vahşi polen taşıyıcılarının yok oluşu kayda değer, ciddi bir etki yaratacaktır. Yapılan hesaplamalara göre vahşi polen taşıyıcılarının küresel ekonomideki yıllık değeri 190 milyon dolar. Modern çevreciler “doğal servetten” bahsediyorlar ve “ekosistem hizmetlerinin” yıllık değerine paha biçiyorlar.

Polen taşıyıcılarının kaybı, bir zamanlar bedava yapılan bir iş için, evcilleştirilmiş arı sağlayan bir endüstriye yol açtı. Başta Çin’deki Sichuan olmak üzere, bazı yerlerde döllenme, insanlar tarafından boya fırçası ya da sigara filtreleriyle yapılmaya başlandı.

Cambridge Üniversitesi Zooloji bölümünden ekolojist Lynn Dicks, yok olan vahşi polen taşıyıcıların besin üretimini yüzde 5 ila 8 arasında azaltacağını tahmin ediyor. İnsan nüfusunun her yıl 75 milyon kadar arttığını düşünürsek göründüğünden daha ciddi bir durum söz konusu.

Tür çeşitliliğinin yeryüzündeki yaşamlara zemin teşkil eden bir çeşit yapı sağladığını da söyleyebiliriz. Doğal sistemlerin belirli bir bolluğu vardır, sistemin işlemesi adına ihtiyaç fazlası türleri de barındırırlar.  Dicks ayrıca, “Ekolojinin argümanı bu bolluğun uzun dönem dirençlilik için gerekli olduğudur” diyor.

Mono kültür, çeşitlilik barındıran herhangi bir sisteme göre çökmeye daha yatkındır: 19. yy İrlanda’sındaki patates kıtlığı gibi bir örneğimiz var. Ayrıca, tarımı yapılan modern mono kültürler çalışmak için kayda değer kimyasal desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Biyoçeşitliliğin ve bununla birlikte biyozenginliğin sonunun bir takım ekosistem çöküşlerine neden olması mümkün.

Dünyanın en iyi yaşayan biricik bir organizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Gaia teorisinin kurucusu James Lovelock, küçük ve dağınık insan topluluklarının sürekli birbirleriyle savaşta olduğu korkunç bir gelecek tasvir etmişti. Diğerleri, insanın ürkütücü de olabilen marifetli zekâsının, hayatta kalmanın bir yolunu bulacağına inanıyor. Kimse bilmiyor, ünlü bilim insanı Edward O. Wilson’ın dediği gibi, “Tek gezegen, tek deney.”

İnsanın doğadan kopuşuyla bağlantılı başka kayıplar da var. Kuşların ötüşünün ya da çiçekli bitkilerin yokluğu duvar kâğıtlarının ya da ambiyans müziğin olmaması gibi bir şey değil. Güncel araştırmalar, insanın ruhsal ve bedensel sağlığının doğaya ulaşım biçimiyle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. Ameliyat olan hastaların hastane odalarında pencere varsa ve daha da iyisi ağaç görebiliyor iseler, daha hızlı iyileştiklerini biliyoruz. Aynı şekilde depresyonda olanlar da doğada zaman geçirdikçe gelişme sağlıyorlar. Öğrenme zorluğu, davranış bozukluğu olan çocuklar doğayla temasları olduğunda, hatta bazen akıl almaz derecede, iyiye gidiyorlar.

Yine Cambridge Üniversitesi Zooloji bölümünden Profesör Andrew Balmford, insan davranışlarında doğal yaşamın etkilerine dair deneyimlerinden örnekler veriyor. İlgili bir deney için bir grup insandan önce orman manzarasına, diğer bir grup da gökdelenlerin görüntüsüne baktıktan sonra belirli bir konuda muhakeme yapmaları isteniyor.  Sadece binaları görenler, özellikle de azınlıklardan suçlulara, diğer gruba göre çok daha acımasız cevaplar veriyor.

Başka bir deneyde insanlara öz değerleri soruluyor. Kendileri için önemli olanın şöhret ve para olduğunu söyleyenlerin yanında bir grup için aile ve arkadaşlar önemli çıkıyor. Bu ikinci grup, odaya 3 saksı bitkisi eklendikten sonra sorgulanıyorlar.

Ana fikri anladınız, insan dışı yaşama yakın olduğumuzda daha insancılız. Eğer doğadan tamamıyla ayrılırsak daha hoşnutsuz bir toplum olacağız.

Bütün bunlar gerçek, çok önemli ve bir kenara atılabilecek şeyler değil. Tükenme krizi kendi kendine gerçekleşmiyor. Hayvan türlerinin tükenmesini çok temel bir felaket olarak görebilir ya da büyük resmin daha küçük bir bölümü olarak değerlendirip insan türünün karşılaştığı krizlerden birinin belirtileri olarak da değerlendirebilirsiniz – fark etmez, sonuçta korkunç şeyler olmaya devam ediyor.

***

Gezegenimizi yok etme sürecindeyiz: ya da, en azından onu kabul edilemez ve geri dönülemeyecek kadar değiştiriyoruz. O geri dönülmez yola çoktan girdik; yine de bu sürecin bitmesine daha çok var. Ormanları yok ediyoruz. Bu da küresel sıcaklıkların artmasına neden oluyor; fakat tarım ve otlaklar için araziye ihtiyacımız var. Sonuç olarak yağmur yağdığında toprak suyu tutamıyor ve ekinleri yok eden, kıtlık yaratan feci seller yaşıyoruz. Sadece ormanlardan yaşayan soyu tükenen kuşlar için ya da selde kaybedilen insanlar için yas tutabilirsiniz, hepsi aynı felaketin sonuçları.

Küresel Isınma artarak devam ediyor.  Zamanı geldiğinde iklim değişikliği inkârcılarını, bugün soykırım inkârcılarını andığımız gibi anacağız. 1.2 derecelik sıcaklık artışında yaşıyoruz ve bu artmaya da devam ediyor. 2 derecelik artışın taşma noktası (tipping point) olacağını ve kutup ayılarını da kapsayabilecek soy tükenişlerinin yaşanacağı söyleniyor. Bunun insan hayatına da kayda değer etkileri olacaktır.

Nüfus artışı, konuşmayı tercih etmediğimiz bir sorun olarak duruyor. 1950’den beri insan nüfusu üçe katlanmış; 2016’da 7,4 milyara ulaştık. Bununla beraber enerji tüketimi ve su kullanımında 5 kat artış yaşandı. Buna itiraz edebilir, son zamanlarda uluslararası politikanın insanlar üzerinde ciddi baskılar yarattığını savunabilirsiniz. “Birkaç tane daha yaşanabilir gezegenimiz olsa bile, uzun dönemde problemlerimize çözüm sağlamayacaktır” diyor World Land Trust’tan John Burton.

Küresel tükenme krizinin başlıca etmeni insanın nüfusunun artışı. Birbirinden kopuk krizler yok: hepsi bağlantılı. Hepsi biyoçeşitlilik ve biyozenginliğin kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı şeyler. Çevreci ve kampanyacı Tony Jupiter, “Bağlantılı sorunları, yine birbirine bağlı çözümler takip ediyor. Eğer ekonomik büyümeyle devam edersek, ekosistemi ve toprağı mahvedeceğiz. Sürdürülebilir ekonomilerle devam etmek zorundayız. Bu tükenmeye bir son vermeli, fosil yakıt salınımlarını azaltmalı ve toprağı korumalıyız” diyor.

Öncü doğa korumacılarından Gerald Durrell, bir nesil öncesinde tükenme krizini özetlemişti, “İnsanlar benim sadece tatlı, pofuduk hayvanlara bakmaya çalıştığımı zannediyor; oysa ben gerçekten insan soyunun bu intiharını engellemeye çalışıyorum.”

Çevirinin editinde Yeşil Gazete ekibinden Ali Serdar Gültekin destek olmuştur

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Simon Barnes

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Topçu”

Yazı ve resim:

https://yesilgazete.org/blog/2017/09/17/hayvanlarin-olmadigi-bir-dunyaya-dogru-gidiyoruz/

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir