‘İnsanlar hayvanlara zulmedip onlara istismar ettiğinde insan ruhuna ne olur?’

Dr. Steve Best

“İnsan ruhu ölmedi. Gizlenerek yaşamaya devam ediyor. İnsan ahlâkının kökü olması gereken merhametin, gerçek genişliğine ve derinliğine, ancak kendini insan türüyle sınırlamayıp bütün yaşayan canlıları kucaklaması sayesinde  ulaşabileceğine inanıyorum”.
Dr. Albert Schweitzer

Hayvanlar insan hayatının her zaman merkezinde yer aldılar; hem en iyi, hem de en kötü şekillerde. Alenen belli olanla başlamak gerekirse, bizler hayvanız ve evrimsel atalarımız olan insan olmayan canlılarla aynı zaman akışı içerisinde yaşıyoruz. Onlarla fizyolojimizi, genetiğimizi, ve temel davranışlarımızı paylaşıyoruz; ahlâkımızın ve aile yapılarımızın en temel yönleri de primatlardan geliyor, diye düşünülüyor. Batı psikozunun sandığının tersine, bizler hayvanlardan üstte değiliz, onlardanız.

Tarih boyunca hayvanlar insanlar için sadece gıda ya da giysi kaynakları olarak değil; dinsel, ruhsal ve felsefi anlamlarda da son derece önemli olmuştur. Hayvanlar insan mitolojilerinde de hayâti öneme sahip figürlerdir: kâinatın animistik kavramları, tanrı ve tanrıçalar, totemik ikonlar, ruhsal rehberler olarak kullanılmışlardır. Kozmosa hayat vermiş ve dünyayı çıplak, yalnız bir gezegenden daha fazla bir şey yapmışlardır. İnsanların dünya üzerinde hayvanlar olmadan yaşadıkları varoluşsal yalnızlık Philip K.Dick’in romanı “ Do Androids Dream of Electric Sheep?” (ki bu da Ridley Scott’ın Blade Runner filminin temelini oluşturuyordu) gibi bazı romanlardaki göz kamaştırıcı temalardan birisidir. Thoreau “Dünyanın muhafaza edilmesi vahşi hayatta mümkündür” derken, doğal dünyanın ve onun hayat formlarının teknokapitalizm tarafından yutulmadan sürdürülmesini değil, felsefi anlamda insanlığın doğayla samimi bir ilişki sürdürmeye ihtiyacı olduğunu anlatmak istiyordu.

Hindistan gibi ülkelerde elbette hayvanların ruhsal bir anlamı ve önemi bulunuyor. Doğu dinleri de insanlarla hayvanları keskin çizgilerle ayırmıyor birbirinden. Ancak Hristiyanlığın tarihsel olarak dominant yorumu ontolojik bir kopmaya yol açmış ve Batı dünyasında hayvanlar çıkar amaçlı, sömürü nesneleri, patolojik nefret ve agresyonun dışavurumunu mümkün kılan hedefler olarak kullanılmış, zulmü insan kimliğinin daha belirgin bir sıfatı haline getirmiştir. Böylece hayvanlarla temelde iki şekilde ilişki kurmuşuzdur:  bizim bir akrabamız  ve bizlerden ayrı kaynaklar olarak.

Türcülük ve kapitalizmin uzun tarihinden önce, günümüzde, Batı toplumundaki çoğu insanın hayvanlarla ya da bir bütün olarak doğayla hiçbir ruhsal ya da şefkat temelli bir ilişkisinin olmadığını tahmin ettiğimi söylemek isterim. Araçsalcı bakış dünyayı algılayışımızı belirler; örneğin; ağaçlar kerestedir, inekler hamburgerdir ve köpekler de arka bahçede zincire bağlı güvenlik sistemleridir. Ancak;  insanlar, hayvanlarla şefkat üzerine kurulmuş bir ilişkiyi bırakıp onu sömürmeye dayalı bir ilişkiyle değiştirdikleri zaman kendileri de acı çeker, hem de idrak edebildiklerinden daha fazla. Hayvan katletmenin ve istismar etmenin bir sonucu olarak, insanlar, ailelerine ve toplumlarına daha fazla şiddet uygularlar; sağlıkları bozulur; gıda, su ve toprak gibi kaynakları gıda üretimi için son derece yetersiz hale gelecek şekilde doğal çevrelerine zarar verirler; otlakları, nehir yataklarını ve yağmur ormanlarını yağmalarlar; su sistemlerini kirletirler; ve küresel ısınma aracılığıyla gezegende sıcaklığın yükselmesine sebep olurlar.

Ama daha fazla şey oluyor. İnsanlar ahlâken sakat, ruhsal olarak bozuk bir hale geliyorlar. İnsanların psikolojik gelişimleri için hayvanlara ve doğal dünyaya ihtiyaçları var. Ekoloji filozofu Paul Shepard, insan ve insan olmayan canlıların  hayatı arasındaki ilişkinin önemini keşfetmiştir. “The Tender Carnivore-Nazik Etobur” ve “The Sacred Game-Kutsal Oyun” gibi eserlerinde, Shepard, prokovatif  bir biçimde on bin yıl önce avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kalan bir topluluğun çökmesi ve tarım toplumunun başlamasıyla, insanların hayvanlara yabancılaşmasının bir sonucu olarak, insanın psikolojik gelişme sürecinin ciddi şekilde gerilediğini  söyler;  bebek gelişimi  ontojenisi artık tür evriminin filojenisini özetlememektedir.

Shepard ‘a göre “insan beyni,  gelişip işlemek için doğal yaşam alanlarındaki hayvanlara  ve bitkilere  gereksinir. İnsan zekâsı, hayvanların varlığına bağlıdır.” Tersine, hümanist ideolojiler  kaba bir şekilde anlam ve düzenin sadece tarih aracılığıyla oluşturulduğunu iddia ederek “kalkınma”yı insanlığın kültür imparatorlukları kurmak için doğanın kaosundan kendini kurtarmasına bağlamıştır. İnsanların kendi yolu vardır; ama kimliklerini başarılı bir şekilde ortaya koymak  için hayvanların “ötekiliği” ile kompleks bir ilişki içinde olmak zorundadır. Modern “eğitim” ve psikolojik anlayışın önemli başarısızlıklarından biri, insanların çocukluk ve ergenlikte ritüel olarak vahşi doğayla bağ kurma ihtiyacını idrak edememektir.  Bu çarpık gelişmenin sonuçları insanın delilik haritasında kendini ortaya koymaktadır.

İnsanların şu soruyu sorması için, Shepard’ın avcılığı ve toplayıcılığı romantikleştiren ve ilkelliğe dönüşe çağıran atacı çağrısına katılması gerekmiyor: İnsanlar hayvanlara zulmedip onlara istismar ettiğinde insan ruhuna ne olur? Diğer şeyler arasında insanların sevgi , empati kanallarını tıkar,  şefkat ve merhamet kapasitelerine mani olur, ruhsal uyanış ve büyümeyi sağlayan daha büyük kimlik kaynaklarının önüne engel koyar.

İnsanlar ilişkileri umursamadan hayatta kalabilir ama, serpilemez. İnsanlığın sevgi ve onay almaya ve vermeye ihtiyacı var. Hayatta kalmaya odaklanmamış her insanın hayatındaki en temel mesele, sevgi ve bütünlük hissidir. İnsanlar bu hissi ayrılık ve yabancılaşma yoluyla elde edemezler, insanlar ruhsal arayışlarının nihai anlamda insan türünü aşarak hayvanlar ve doğal dünyayla bir birliktelik kurma yoluyla derinleştirilmesi gerektiğini öğrenmek zorundalar. Doğal dünyaya yabancılaşarak yaşayan diğer insanlara uyum sağlama arzusu; büyük bir varoluş boşluğu ve kendini tekrar eden bir sosyal-çevresel felaket bırakıyor geriye.

Bir anlığına hayvanların insanın hayatına nasıl paha biçilmez değerler kattığını düşünelim. Benim 11 kedim var, ve her biri her gün bana eşsiz bir hediye , bir tebessüm ve gizli bir neşe veriyor, bu da mobilyalarıma verdikleri zarara değer. İnsanın hayatında öğrenmeyi, iyileşmeyi, büyümeyi ve farkındalığı bir insandan çok bir hayvan yardımıyla elde edip etmediği fikri, düşünmeye değer. İki yıl önce, James LaVeck ve Jenny Stein , “The Witness”-“Tanık” adında bir belgesel film hazırladılar; bu belgesel, Eddia Lama adında bir Bronx’lı inşaat işçisinin bir kedinin sevgisi sayesinde nasıl bir değişim geçirdiğini anlatıyor.  Bu türden birbaşka tecrübeyi de daha sonradan hayvan hakları eylemcisi olan Henry Spira yaşadı; Spira, insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine kaymıştır. Her iki adam da aslında bir kedi kalplerini kazanıp da onların değişmesini, bilinç kazanmasını sağlayana dek kedilerden tiksiniyordu.

Bu örnekte, genelde olup bitene aykırı olarak, iyilik meleği, ulvi bir insan yerine bıyıklı bir kedi aracılığıyla yeryüzüne inmiştir. Ancak bu tür derslerin eğer toplumumuzun imtiyazlı hayvanları kedi ve köpekler tarafından sağlandığını sanıyorsak yanılıyoruz: Karen Davis ve Lorri Bauston gibi yazarlar; tavuk, koyun, domuz ve çeşitli büyükbaş hayvanlar gibi çiftlik hayvanlarının, yani ayrımcılığa tabii tutularak ahlâki ve yasal çizgilerin dışında tutulan bu hayvanların- hayatlarımıza dokunabilen ve hayatlarımızı değiştirebilen kompleks bireyler olduğunu hatırlatıyorlar bize. Bu yazarlar bu kanatlı ve toynaklı harika varlıklarla yaşanan derinlikli öykülerden söz ediyorlar.

Hayvanlar hayatlarımızda bir çok hayati roller oynayabilirler, mesela; büyük öğretmenler ve  şifacılar olabilirler. Bizler hayvanlara birşeyler öğrettiğimizi sanıyoruz, ama eğer izin verirsek onlara, bizlere öğretecekleri en önemli şeyi unutuyoruz: hayvanlar bize sabrı, mutluluğu, cesareti, basit sevinçleri, ve sevgiyi, koşulsuz sevgiyi öğretebilirler. İnsan bariyerlerinin ötesinde sevmeyi öğrendiğimizde, hayvanlarla en temeldeki benzerliklerimizi kavradığımızda, hayatın derinliklerinde var olan birliğin farkına varırız. Bu idrak derin bir uyanışın temelidir ve düalizmin psikozundan özgürleşme anlamında da insanı son derece coşturan bir şeydir. Buda’nın aydınlanma ânı, hayatın birliğini önsezileriyle kavraması ve yaşayan bütün canlıların çektiği acının merhametimizi hak ettiğini idrak etmesiyle alakalıydı.

Hayvanlardan öğrendiğimiz bir diğer şey de hayvanların bizi iyileştirmesidir. Hayvanların şiddet dolu, otistik, asosyal  çocuklara  insanların bu çocuklara ulaşamadığı bir biçimde ulaştıkları çok iyi biliniyor; hayvanların stresi ve kan basıncını azalttığı ve mutluluğu çoğalttığı; hayvanların hastalardaki iyileşme sürecini hızlandırdığı ve yaşlı insanların hayatı ve  ölümünde fark yarattığı biliniyor.

En önemlisi, hayvanlar doğayla kopmuş ilişkilerimizi iyileştirebilir. Bilimin gösterdiği üzere;  gerçeklik bir bütündür, kopukluk değildir; ayrılık varolmanın özünde yoktur, sürdürülebilir veya geçerli bir varoluş biçimi değildir. Bir anlamıyla, hayvanlarla kurulan bağ insanlarla kurulan bağdan daha önemlidir; çünkü hayvanlar bizi doğal dünyaya daha yakınlaştırırlar. Tür sınırlarımızı aşmadıkça, diğer canlılarla ve doğanın tamamıyla temelden bağımlı oluşumuzu idrak etmedikçe, hayatın özündeki karşılıklı bağımlı olma durumunu ve bütünlük hissini asla tecrübe edemeyiz. Birliğe ve merhamete doğru yaşanan bir uyanış hissi, ruhsal ve ahlâki gelişimimiz için şarttır; çünkü bu his, bizi egomuzun hapisanesinden ve tür perspektifinden öteye götürerek, hayatın o daha büyük, daha geniş krallığına bırakır. Merhamet, hiçbir şekilde değişime uğramamış bir bilme biçimidir.

Belki bir gün Dr. Martin Luther King jr.’ın “dünya evi” vizyonuna ulaşabiliriz, küresel bir huzur ve adalet toplumu kurabiliriz. Ancak, evrim yolculuğuna devam ederken, insan olmayan canlılarla kurduğumuz ilişki biçimini radikal şekillerde değiştirmedikçe, King’in dünya evi ütopyası, bodur ve şiddet dolu bir insanlık tarafından işletilen devasa ve kan dolu bir mezbaha olarak kalmaya devam edecektir. King’in rüyası her yıl açgözlü insan tüketimi uğruna kesilen  (elbette bu rüyada dünyanın gelişmiş yerlerinde fast food imparatorlukları kurulmuştur) on milyarlarca hayvan için bir kâbus olurdu. Ayrıca hayvan doğasının insanın sosyal hayatı için sahip olduğu önemin hâlâ bir sır olarak kaldığı miyop hümanist paradigmalar yüzünden sıkışıp kalmış beyinleri şaşırtıp sersemleten sosyal  problemlerle ve çevre problemleriyle başı belada insan dünyası için de bir kâbus olurdu bu.

Hayvanlar, insan tarihi bilmecesinin çözümü için , evrim eğrisinin bilinmesi için, hepsinin tutarlılığı için ve nihai olasılıklar adına, olmazsa olmazdır. Bu tarihin geleceği sadece küresel kapitalizmin gezegende adalet adına reddedilmesine dayanmıyor; ayrıca ;hayvan hakları, çevre etiği ve hayata hürmet anlayışı etrafında oluşan yeni bir duyarlılığın doğuşuna da dayanıyor. Genetik mühendislik yoluyla doğayı yeniden yaratmak gibi felaket getirecek projelere başlamak yerine,  daha akıllıca ve derin bir kendimizi yeniden yaratma hedefi geliştirmeliyiz ve bunu yaparken insanlıkla tevazu, ekonomi ve ekoloji, toplumun kanunları ile doğanın “kanunları” arasındaki bağları yenilemeye yönelmeliyiz.

Öne sürdüğüm görüş teknolojik gelişmeye karşı değildir, sadece doğal ve sosyal dünyaları birbirine uyumlu hale getirmeyi önleyen metodlara ve mentalitelere karşıdır. Zaten yaşama süreçlerine olan müdahalemiz öyle bir boyutta ki bu müdahaleye şu anda son vermek , ormanlara ağaç dikmek ya da kurtları doğaya bırakmak gibi eylemler aracılığıyla şu ana dek verilmiş olan zararı restore edip onarma ihtiyacımızı feshetmiş olurdu. Küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok edilişi, kitlesel tür kırımı ve en uç noktalarda barbarlık yaşanan bu dünyada, hayvanların, bize, aynen bizim onlara olduğu gibi ihtiyacı var.  Türler arası dinamikler;  akıntı ağları, çelik kapanlar, tüfekler, buldozerler, bıçaklar ve çatalların etkisiyle çökerken, kimliklerimiz ve varlığımız her geçen gün daha fazla risk altına giriyor.

Çeviri: CemCB

Yorumlar

yorumlar

Post source : https://hayvanozgurlugucevirileri.com/2017/09/11/bizim-gibi-hayvanlar-bir-tur-kimligi-arayisi-4/#more-11775

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir