Chaplin Gülümsemesi

Sinan Eren Erk 
Küratör / Sanat Yazarı

Aydınlanma Çağı, insanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir. Bu dönem, Rönesans sonrası filizlenen yeni fikirlerin, artık akıl temelli bir dünya algısıyla varoluşsal açıklama ürettiği ve insanın insana dair her şeyi Antik Yunan’dan sonra yeniden sorgulamaya başladığı zaman dilimidir. Dünyayı anlamak için insandan ve akıldan başka bir şeye ihtiyaç olmadığı düşüncesi, merkeziyetçi yönetimlerin ve ayrıştırıcı sistemlerin etkinliğine büyük bir darbe vurmuş olsa da onların yerini alamamıştır. Aydınlanma felsefesinin, bilimi ve teknolojiyi destekleyen yapısı, ekonomik sistemlerin ve yine çağdaşı olan Sanayi Devrimi’nin de önemli nedenlerindendir.

Sanatta ise 19. yüzyılda, gerçeklik kavramı büyük ve kökten bir değişikliğe uğramıştır. Plastik sanatlara fotoğrafın ve daha sonra videonun eklenmesiyle, alımlama biçimleri yeni bir sürece girmiştir. Çünkü o güne değin gerçeğin “yansıtılarak” var edildiği sanatsal platforma, gerçeğin olduğu gibi sunulması imkanı eklenmiştir. Bu şekilde gözün gördüğü, kaydedilebilir hale gelmiş, bu hem sanatta hem de belgecilikte önemli bir adım oluşturmuştur. Fonografın da aynı dönemlerde icadıyla, görsel-işitsel tüm mecralar yöntem bakımından önemli bir ilerleme kaydetmişlerdir. Kısacası, aydınlanmacı düşünce ile Sanayi Devrimi’nin arasındaki sorunlu evlilik, sanat tarihinde de bir dönüm noktasıdır.


Lumiere Kardeşlerin ilk filmi “Trenin Ciotat Garına Gelişi”

 

Sinemanın ortaya çıkışıyla anlatının değişen çehresi yavaş yavaş kendi kültürünü oluşturmaya başladı. Bu kültürün en önemli isimlerinden biri de kuşkusuz Sir Charles Spencer Chaplin, yani Charlie Chaplin’dir. Henüz 14 yaşındayken annesinin akıl hastanesine yatırılmasından sonra komedyenliğe başlayan ve 19 yaşında Amerika’ya giderek, gelişmekte olan film endüstrisine dahil olan aktör, sonraları kendi filmlerini de çekmiştir. Ancak 1921 yılında yazdığı, yönettiği ve prodüktörlüğünü yaptığı komedi-dram tarzındaki Yumurcak (The Kid), kariyeri için dünya çapında bir ilerlemeyi getirmiştir. Chaplin, dönemin sessiz filmleri içinde, Şarlo (Charlot / The Tramp) karakterine hayat vermiş ve sonrasında bir çok filmde onunla anılan görüntüsü içinde izleyici karşısına çıkmıştır. Chaplin’in bu başarısı, sanattaki anlatının değişimine ve bir aktör olarak takındığı muhalif tavrıyla, sanatın toplum üzerindeki etkisinin araştırılması adına üzerinde uzunca durulmayı hak eden bir konudur. Chaplin filmleri komedi kategorisinde incelense de içlerinde dramı ve başkaldırıyı barındırır. Bu filmlerde toplumsal gerçekler, çağın sorunları, insanlar ve kavramlar arasındaki diyaloglar hep aynı güldürü zarfındaki mektubun satırları arasındadır.

Sir Charles Spencer Chaplin

 

Kısa süre önce Chaplin’in bu filmlerdeki çekim hatalarını izleme fırsatı buldum. Birkaç dakikalık videoda önemli bir detay bulunuyordu. Öyle ki, Chaplin’in rolünün nerede bittiğini ve çekim hatasının nerede başladığını belirlemek neredeyse imkansızdı[1]. Örneğin bir kapıdan çıkıyor birkaç adım atıyor ardından düşüyordu ve sonrasında yerden gülümseyerek kalkıyordu. Buraya kadar her şeyin yolunda olduğunu düşünerek izlerken ancak birden sahnenin değişmesiyle aslında o düşüşün bir çekim hatası olduğu sonucuna varılabiliyordu. Belgeselden farklı olarak bir kurguya sahip filmlerin kurgulanmamış bu kayıtlarını izlemek, sanatın kalıcılığını ve toplumun onu algısını anlamak adına önemli evrensel detayları gözler önüne sermekteydi. Chaplin’in sanatı her şeyden önce samimiyete dayanıyordu. Samimi olmayan, salt bir kurgu üzerinden göz boyamaya çalışan örneğin Nazi Almanyası propaganda filmleri ise bugün belki hala hatırlanmakta ancak şüphesiz ki kötü anılmatadır. Bunu derinlemesine incelemek için önce 1900 sonrasından günümüze uzanan süreçte yaşanan kimi önemli gelişmeleri incelemekte yarar var.

 

Modern dünya, aydınlanma felsefesi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi sonrasında şekillenen yeni sosyokültürel yapıyı temsil etmektedir. Dolayısıyla bu temeller üzerinde gelişen modernite, kimi ergenlik hezeyanları  yaşayacaktı ve bunların en bilinenlerini, tarihte iki büyük dünya savaşı olarak adlandırmaktayız. Zaten modern düzenin standartlarını belirleyen toplumsal ve ekonomik yapı kalıplarının, bu tip çatışmalar olmadan kendine bir yer edinmesi de mümkün değildi. Ve yine sistematik işleyişin bir parçası olarak modernleşme hareketi bu çatışmalara, içlerinden zaferle çıkmak için ihtiyaç duymaktaydı. Onun kendini ontolojik açıdan meşrulaştırabilmesi adına yapabileceği en iyi de buydu zaten.

Büyük Savaş o güne değin görülmüş en kanlı tablolardan birine sahne olmuştu.

 

20. yüzyılın ilk yıllarında gerçekleşen ve o dönemlerde bir benzerinin yeniden yaşanacağı tahmin dahi edilmediğinden “Büyük Savaş” olarak adlandırılan I. Dünya Savaşı, küresellik olgusunun artık yalnızca bir teori değil, somut bir gerçeklik olduğunun ilk işaretiydi. 1918’in Eylül ayına kadar devam eden savaş, geride özellikle Avrupa Kıtası’nda büyük bir yıkıma yol açmış, ancak diğer yandan küresel ekonominin potansiyel aktörleri olacak ve bu amaçla çoğu zaman bilinçaltı yöntemlerle eğitilecek yeni nesillere zemin hazırlamıştır. Bu dönemde ekonomik dengeler daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir öneme kavuşmuştur.

 

Savaşın bitimi, Kükreyen Yirmiler veya Çılgın Yıllar olarak adlanrıdırlan, toplumların kendilerini yeniden yapılandırdıkları bir sıçrama sürecini getirdi[2]. Bu süreçte sanatsal alanda da büyük gelişmeler yaşadı. Sürrealizmin ortaya çıkışı, art deco akımının yükselişi, jazz müziğinin yaygınlaşması ve Bauhaus okulunun kuruluşu gibi bugün hala etkileri devam eden önemli gelişmeler bu süreçte yaşandı. 1929’da Birleşik Devletler’de Wall Street Borsası’nın çöküşüyle patlak veren Büyük Buhran, 20. yüzyılın en önemli dönüm noktalarından biri olduğu gibi günümüze uzanan süreçte birçok defa tekrarlanacak ekonomik krizlerin adeta bir şablonu olma özelliğindeydi. Rönesans’ta soyluların elinde, belirli bir zümreye hitap etmek zorunda bırakılan ve çoğunlukla dinsel alanda varlığını sürdüren sanat, her ne kadar buhrana kadar büyük değişimler yaşamışsa da, toplumsal önemini tam olarak ancak bu dönemde kazandığını söylemek yanlış olmaz.


Birleşik Devletler’in 32. Başkanı ve Yeni Düzen’in mimarı Franklin D. Roosevelt

Filantropizmin yükselişi elbette sosyal olduğu kadar ekonomik bir çerçevede açıklanacaktır ve sanatın bu yeni hamileri, Birleşik Devletler’de dönemin  hükümetiyle birlikte hareket ederek sanatı toplumsal rehabilitasyon aracı olarak kullanmışlardır. Roosevelt döneminde başlayan Yeni Düzen[3] adlı devlet politikası, buhranın etkilerini yok etmek ve ekonomik temelli bir yaklaşımla Birleşik Devletler’i güçlendirmek amacını taşımaktaydı. Kimi ekonomistlerce kendi içinde iki bölüm halinde incelenen bu politika 1933-1938 yılları arasında etkinliğini sürdürdü ve toplumsal alanda sosyal devlet olgusu üzerinden ilerledi. Yalnız ekonomik politikalar değil ama aynı zamanda eğitim politikaları ve sanat-kültür politikaları da Yeni Düzen’in kapsadığı konulardı. Örneğin 1935’te kurulan İs Geliştirme İdaresi[4], hazırladığı ve uyguladığı Bir Numaralı Federal Proje için devletten 27 milyon dolar bütçe almıştı[5]. Projenin hedefi, müzisyenlerin, aktörlerin, yazarların ve diğer farklı disiplinlerdeki sanatçıların işsizlikten kurtarılarak topluma kazandırılmasıydı. Böylelikle hem işsizlik oranı azalacak hem de sanat teşvik edilerek toplumsal psikoloji dengelenebilecekti. Ancak filantropizmin ve sanat-kültüre yatırımın aynı zamanda bir kara para aklama aracı olarak rahatlıkla başvurulan bir yöntem olduğu ve asrın başında ortaya çıkan filantropların bu yöntemi sıkça kullandığı da unutlmamalıdır.


Chaplin’in çektiği 10 dakikalık propaganda filmi“The Bond”

 

20. yüzyılın ilk yıllarında görsel-işitsel sanatların, teknoloji sayesinde görüleni ve işitileni olduğu gibi aktarabilme olanağı drama ile birleşerek toplum üzerinde oldukça büyük bir etkiye sahip olmuştur. Chaplin, Yeni Düzen’in ilan edilmesine 10 seneden fazla bir süre varken, 1918’de Bond adında 10 dakikalık bir propaganda filmi çekmiş ve dönemin hükümetine katkıda bulunmak adına bu filmi hediye etmişti[6]. Bu film, sonradan yaptığı neredeyse her şeyin taban tabana zıttı bir niteliğe sahipti. Kendisi de bu pişamanlığını “Bu sektöre para için girdim ve sonra oradan bir sanat yarattım. İnsanlar eğer bu sözlerimden rahatsız oluyorlarsa yapabileceğim bir şey yok, gerçek budur.”[7] şeklinde ifade etmiştir. 1919’da Birleşmiş Sanatçılar’ın kurucularından biri olmuş ve nihayet 2 sene sonra,bir sessiz film olan Yumurcak’ı çekerek büyük bir başarı yakalamıştı. Chaplin Büyük Buhran yaşanana kadar birçok kısa ve uzun metrajlı film çekmiştir. Altına Hücum[8] (1925) ve Sirk[9] (1928) filmlerinde dönemin sosyal çatışmalarını ve sorunlarını komedi çerçevesinde eleştirmiştir. Ancak Sirk’te belki de ekonomik gerilimin ülkede giderek daha çok artmasından dolayı, Altına Hücum kadar net bir sosyal duruş söz konusu değildir. Kim bilir, belki de Chaplin, krizin bu denli büyük olacağını öngörmüş, topluma yeniden doğuş sürecinde moral verecek bir film yapmayı seçmiştir.


Charlie Chaplin (solda) “Büyük Diktatör” filminde Adolf Hitler’i (sağda) karikatürize etmişti.

 

Avrupa’da faşizmin tırmanışı sonunda patlak veren İkinci Dünya Savaşı sonunda ilkinden birkaç kat fazla insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmış, henüz ilk savaşın yaralarını tam olarak saramamış özellikle Avrupa ülkelerini daha da büyük bir yıkımla baş başa bırakmıştır. Bu bakımdan 1945 sonbaharında dünyanın yüzleştiği tablo, 1918’dekine bir çok açıdan benzemekteydi ve Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen, Bretton Woods Konferansı[10], IMF’nin ve Dünya Bankası’nın kuruluşu gibi ekonomik tabanlı olaylarla küresel anlamda etkilerini asıl şimdi göstermeye başlıyordu.

 

Savaş sonrası dönem sanatsal çerçeveyi de doğal olarak değiştirmişti. Taşizm, informel sanat, soyut dışavurumculuk, yeni gerçekçilik, fluxus, yoksul sanat gibi akımlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında, değişen koşulların da bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Birleşik Devletler bu süreçte, bir yandan ekonomik hamlelerini sürdürürken diğer yandan sanatsal bağını güçlendirmeye uğraşmıştır. Örneğin Yeni Düzen’in etkisiyle 1933’te Kuzey Carolina’da kurulan Black Mountain College[11], Nazi Almanyası tarafından aynı yıl kapatılan Bauhaus okuluyla benzer bir misyona sahipti. Okul, yaratılmaya çalışılan Amerikan sanatına hizmet etmiş, böylelikle bir yerel sanat kültürü oluşturulmak hedeflenmişti. Yine aynı şekide, 1947’de kurulan CIA, modern sanatın oluşumuna ve bu kültürün var edilmesine büyük katkılar sağlamıştı[12]. Birleşik Devletler’de sanat bir kez daha toplumu “rehabilite etmek” amacıyla kullanılmaktaydı ancak bu defa yıllar önce ekilen tohumlar filizlenmiş, küresel kapitalizm daha yapay ancak daha sert bir adım atmıştı. Sanat bu dönemde yalnızca Birleşik Devletler’de değil aynı zamanda Avrupa’da da toplumsal değişimin hem bir sebebi hem de bir sonucu olarak yoluna devam etti. Ancak sanat biçim değiştirdikçe, başlardaki samimi halinden uzaklaştı ve ekonomk sisteme gün geçtikçe daha çok bağlandı.

 


Almanya’nın Weimar kentinde 1919’da kurulan Bauhaus okulu.

 

Yüzyılın başında, teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak değişen anlatı biçimi, kurgunun ve gerçeğin arasındaki farkı giderek inceltmekteydi. Ancak diğer yandan bu durum ve sonuçları, sanat tarihçileri ile kuramcılar tarafından sorgulanıyordu. Sorgulamalar derinleşiyor ancak algı biçimleri de paralel şekilde çeşitleniyordu. Böylece, özellikle 90’lı yıllardan sonra neyin kurgu neyin gerçek, neyin samimi neyin yapay olduğu sorgusu giderek bir paranoya halini almaya başladı. Yani Chaplin’in döneminde samimiyet üzerine kurgulanmış eserlerle karşılaşırken çağımızda, her şeyin bilimsel temellere dayanan bir kurgu üzerinde şekillenerek, bilinçli bir yapaylığa ve kandırmacaya dayanmasını öyle kanıksadık ki, samimiyetle yapılan her işin ardında mutlaka bilgimizi aşan bir aldatmaca arıyoruz.

 

Günümüzde özellikle çağdaş sanatın, kitlelerce giderek daha az anlaşılmaya ve aynı zamanda onlara daha korkutucu gözükmeye başlamasının ardındaki önemli en  büyük nedenlerden biri işte bu, kökleri oldukça derinlere inen samimiyet sorunudur. Üstelik bu sorun yalnızca sanatı değil, dolaylı ve doğrudan, hayatı da etkiliyor. Sentetik samimiyet gün geçtikçe küresel kültürün içindeki yerini sağlamlaştırırken ardına teknolojik ve bilimsel ilerlemenin gücünü de alarak, etkilemek istediği insanın bilgi alanının dışında bir mekanizma ile onun algısını şekillendirebiliyor. Temelde nitelikli bir hırsızlıktan çok da farklı olmayan bu sistem, ne yazık ki en güçlü silahlarını 20. yüzyılın başlarında değişen anlatı tekniğinin araçları oluşturuyor. Günümüzde yerini yavaş yavaş internete bırakan televizyon ve televizyon reklamları bunun en somut örneklerinden biri. Görsel-işitsel sanat ve medya, seslendiği kitleden hep bir adım önde olduğu sürece bu durumun tersine dönmesi de pek mümkün gözükmüyor aslında. Peki bu durum tersine çevirilebilinir mi? Ve sanat bu sürecin neresinde duruyor olabilir?

 


20. yüzyılda kapitalizm sanata da bulaşmıştı.

 

Slovak psikoanalitik felsefeci Žižek, samimiyet arayışına farklı bir çerçeveden bakıyor ve bireylerin sözde duyarlılığı üzerinden, içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik çerçevenin sınırlarını “Kişisel vicdan hesabı yapmakla meşgulken, sanayi uygarlığının bütünü için daha sağduyulu sorular sormayı unuturum. Bu suçlama girişimi kolay bir kaçamak yol da bulur: Geri dönüştür, organik ye, yeni enerji kaynakları kullan vb. Vicdanımız rahat, yolumuza devam ederiz.” sözleriyle sorguluyor. Ve çözümün köktenci bir siyasi-ekonomik değişimde olduğunu ekliyor[13]. Yani toplumsal algıda yaşanan samimiyet kaybı günümüzde giderek bireyselleşiyor. Bu yapaylığı oluşturan sistemler kendilerini bireylerin içlerine kopyalayarak tıpkı otosansür gibi bir otosamimiyet mekanizması oluşturuyor ve kişiler, artık kendi kendilerine yarattıkları bir kurgu içerisinde vicdanlarını rahatlatıp samimi olduklarını düşünmeye başlıyorlar.

 

Aslında 20. yüzyılın başlarındaki filantropizmde de benzer bir durum söz konusuydu. İskoç asıllı sanayici ve filantrop Andrew Carnegie, 1892’de Pennsylvania, Homstead’daki çelik fabrikasında yaşanan grevde, işçi sendikalarına sızarak grevleri engelleyen Pinkerton Ulusal Dedektif Ajansı’nı desteklemiş ve sonuç olarak bir katliamın yaşanmasına yol açmıştı[14]. Carnegie hayatının son dönemlerinde hayır işlerine ve sanat-kültür alanına milyon dolarlar seviyesinde para harcamış, toplamda 2500’den fazla kütüphane ve birçok üniversite yaptırmış, New York’da bulunan Carnegie Hall’u kurmuştur. Žižek’in çağdaş toplum düzeninde yaşayan bireylerinde gördüğü ve eleştirdiği vicdan rahatlatma durumu da bundan başka bir şey değildir aslında.

 


Homestead Grevi sırasında çelik işçilerinin silahlı bir kolu, grevi sürdürebilmek için kendilerini patronlardan ve polislerden koruyor (1892)

 

Yine de Carnegie ve benzeri ailelerin sanata yaptıkları yatırımların olumlu sonuçları da elbette vardır. Tüm bu uğraşlara sadece para için yapılan bir iş olarak başlansa da, Chaplin’in dediği gibi sanat buradan filizlenebilir ve bu tuhaf vicdan muhasebesi, toplumlara -eğer aydınlanma felsefesinin akılcılığı gözetilir ve Žižek’in işaret ettiği hataya düşülmez ise- gerçekten bir artı değer katabilir. Yani sanat samimi olduğu sürece toplumdaki en büyük itici, yenileyici ve dengeleyici güçlerden biridir. Danimarka’da 2011-2012 yılları arasında Kültür Bakanı olarak görev yapan Uffe Elbaek, sanatın bu işlevini: “Sanat ve kültüre, toplumlarımızın ve gezegenimizin şiddetle ihtiyaç duyduğu sosyal yenilikçiliği beslemek için ihtiyaç duymaktayız. Yeni fikirlere, yeni usüllere ve birbirimize daha büyük bir empatiyle ve anlayışla yaklaşımımızda yeni yollara ihtiyacımız var. Yeni fikirler birçok yerden gelebilirken, sanatın ve kültürün, yaratıcılığımızı ve çözümlere yaklaşım şekillerimizi tetikleyeceğini düşünüyorum. Yani toplumun geri kalanı sanat dünyasına, yalnızca çözümler için değil ama aynı zamanda çözüm yöntemlerie ulaşmak için de hayati bir kaynak olduğunu kabul ederek odakanmalıdır.”[15] sözleriyle ifade ediyor. Newcastle Üniversitesi’nin 2013 yılında yaptığı bir araştırma da benzer yönde. Bir orta yaş ve üzeri bir grupla gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların yalnızca 3 çağdaş sanat sergisi gezdikten sonra dahi birçok fikrinin değiştiği gözlemlenmiş. Bununla birlikte, hatıralarını yeniden yorumladıkları, yeni bilgilerini ve değer yargılarını kullanarak geçmişlerini farklı şekillerde anlamlandırdıkları da kayıtlara eklenmiş[16].

 

Çağdaş toplumda bugün gelinen nokta bir yandan endişe verici gibi gözükse de diğer yandan umut varlığını halen koruyor ve samimiyetimizi koruduğumuz sürece sanat bizi iyileştirmeye devam edecek. Kimi zaman bir an, bir çok şeyi açıklamaya yetebiliyor. Ben çekim hatalarını izlerken Chaplin’in gülüşündeki samimiyette umudu  ve çıkış yolunu gördüm. Dünyayı geri dönüşümle, organik gıdayla veya bisikletle değil de belki de her şeye, önce samimi bir gülüşle başlayarak kurtarabiliriz[17]. Ne dersiniz?

 


Kaynaklar

[1]          https://www.youtube.com/watch?v=2A_xERLt-2U
[2]          https://en.wikipedia.org/wiki/Roaring_Twenties
[3]          https://en.wikipedia.org/wiki/New_Deal
[4]          https://en.wikipedia.org/wiki/Works_Progress_Administration
[5]          https://en.wikipedia.org/wiki/Federal_Project_Number_One
[6]          http://www.imdb.com/title/tt0008907/
[7]          http://www.nytimes.com/books/97/03/30/reviews/chaplin-obit.html
[8]          http://www.imdb.com/title/tt0015864/?ref_=nm_flmg_wr_15
[9]          http://www.imdb.com/title/tt0018773/?ref_=nm_flmg_wr_14
[10]        https://en.wikipedia.org/wiki/Bretton_Woods_Conference
[11]        https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Mountain_College
[12]        http://www.independent.co.uk/news/world/modern-art-was-cia-weapon-1578808.html
[13]        http://bibliobs.nouvelobs.com/idees/20161229.OBS3181/trier-manger-bio-prendre-son-velo-ce-n-est-pas-comme-ca-qu-on-sauvera-la-planete.html
[14]        https://en.wikipedia.org/wiki/Homestead_Strike
[15]        http://www.ellieharrison.com/pdf/artvalues.pdf
[16]        https://www.sciencedaily.com/releases/2013/04/130410082154.htm
[17]        https://www.youtube.com/watch?v=v66nQk8gw38

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Sinan Eren Erk 1985 İstanbul doğumludur. Ortaokul ve lise eğitimini Galatasaray Lisesi'nde tamamlamış, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi'nde iktisat üzerine yaptıktan sonra İtalya Milano'da yüksek lisansını NABA, Nuova Accademia di Belle Arti'de küratörlük ve görsel sanatlar üzerine yapmıştır. 12. İstanbul Bienali'nde küratör yardımcısı, Documenta 13'te katılımcı / konuşmacı ve İstanbul Tasarım Bienali'nde Milano'da Adhocraty bünyesinde yine küratör yardımcısı pozisyonlarında çalıştıktan sonra, çoğunluğu uluslarası projelerde bağımsız küratör ve çeşitli mecralarda sanat yazarı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir