Davutoğlu, Darbe Komisyonunu Yanıtladı: Gülen’le Erdoğan’ın bilgisi ve izni doğrultusunda görüştüm

Davutoğlu, darbe komisyonunun sorularını yazılı olarak yanıtladı. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, kamuoyunda sıkça tartışılan 2013’te Fethullah Gülen’le yaptığı görüşmeye, 15 Temmuz Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu’nun sorularına verdiği yanıtlarda açıklık getirdi. Davutoğlu görüşmeyi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bilgisi ve izni dâhilinde yaptığını, Gülen’le bundan başka bir görüşmesi de olmadığını anlattı.

Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili tartışma yaratan “Emri ben verdim” açıklamasına ilişkin olarak, “TSK hiyerarşisi dışında bir aidiyet taşıdığı ve yetkilendirildiği angajman kurallarının dışında başka bir merciden emir alarak hareket ettiği ortaya çıkarsa mutlaka cezayı alacaktır” dedi. “Talimatını verdiğim angajman kuralları Rusya dâhil hiçbir ülkeyi hedef almamıştır, ancak aynı angajman kuralları hangi ülkeden olursa olsun savaş şartlarındaki bir ülkeden hava sahamızı ihlâl eden bütün hava araçlarını kapsamıştır” diyen Davutoğlu, “Nitekim Sayın Genelkurmay Başkanımız daha sonraki görüşmemizde pilotun geçmişini ve ilişkilerini araştırdıklarını ve somut bir irtibat tespit edilemediğini bildirmiştir” ifadesini kullandı.

Yanıtlarıyla, “tarihe bir not düşmeyi” ve Türkiye’nin içinden geçtiği günleri gelecek nesillerin daha iyi anlamasına yardımcı olmak için “zihni bir miras olarak bırakmayı” amaçladığını belirten Davutoğlu, Gülen cemaatiyle ilgili kanaatlerinin 4 aşamadan geçerek netleştiğini söyledi. Gülen cemaatinin, 12 Eylül askeri darbesi dönemine kadar giden soru işaretlerinden “barbar bir ihanet çetesine” ulaştığını ifade etti.

Davutoğlu, Gülen cematine yönelik tespitler yaptığı kısımda, bu yapının inançlar sistemine nasıl aykırı olduğunu anlattı:

“Her tefsir ve yorum, vahyi anlamamızda yeni ufuklar açabilir; ancak hiçbir insani yorum mutlak bilgi niteliği kazanamaz.”

Davutoğlu, Gülen örgütünün hangi zeminde yükseldiğini anlatırken “İslamofobik vesayetçiler” tanımlamasını kullandı.

“Esasen FETÖ/PDY mensuplarının kendilerini gizleyerek bürokrasiye sızma çabalarının gerçek mâhiyeti, toplumun dini inançlarının sosyal hayattaki tezahürlerini bir tehdit olarak tanımlayarak dindar kişilerin bürokraside yer almasını çeşitli yöntemlerle engelleyen, bu yolda hukuk dışı uygulamalara da başvurmaktan çekinmeyen vesayetçi/darbeci anlayış temsilcilerinin hastalıklı davranışları sebebiyle başlangıçta tam olarak teşhis edilememiştir. Devletin kurumsal yapısına tehdit oluşturabilecek örgütsel yapılarla rasyonel temeller düzleminde mücadele etmek yerine, irtica söylemi üzerinden İslâmi yaşantıyı tehdit olarak gören vesayetçi anlayış, gerektiğinde İslâmi yaşantıdan vazgeçebilen bu yapıyı filtreleyemeyerek örgütsel bağlantıları olmayan mütedeyyin bürokratlarla uğraşmıştır. Bireysel İslâmi yaşantıya sahip bürokratlarla paralel yapı gibi örgütsel bir yapıya mensup bürokratlar arasında ayırım yapamayan İslamofobik vesayetçiler, devlete sızmak için İslâmi yaşantıdan vazgeçme icazeti alan FETÖ mensuplarını fark edemeyerek bürokraside yükselmelerine zemin hazırlamıştır.”

“Bu bakımdan vesayetçi/darbeci çizgi, hem İslâm dışına taşan uygulamalarına geniş halk kitleleri nezdinde meşruiyet sağlamak için bir gerekçe hem de kısa yolla tepeden iktidarı ele geçirmek bağlamında örnek aldığı bir model işlevi görmüştür.”

“Vesayetçi/darbeci komitaların bu girişimleri FETÖ/PDY’nin kendinden menkûl bir demokrasiyi kurtarma iddiasıyla kendisine meşruiyet alanı açmasını kolaylaştırmıştır.”

Ahmet Davutoğlu Komisyon’a gönderdiği metinde, 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın KCK soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasıyla yaşanan “7 Şubat MİT krizi”ni de anlattı. Bu hamleyle, o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetin “millet adına meşru siyasal süreçler dâhilinde yürüttüğü politikaların” sorgulanmak istediğini belirten Davutoğlu, şunları söyledi:

“MİT Müsteşarı Sayın Fidan, savcılık çağrısının ardından Sayın Başbakanımıza bilgi vermek için aradığında hasbelkader Sayın Başbakanımız ile birlikte aynı arabada İstanbul’da muhterem vaizlerimizden İbrahim Subaşı’nın cenazesinden Ankara’ya dönmek üzere havaalanına gidiyorduk. Sayın Başbakanımız, bu hamleyi yargı bürokrasisinin iktidara siyaset dayatması olarak değerlendirerek, son derece kararlı bir tutumla kesinlikle ifade vermeye gitmemesi talimatını verdi.”

Davutoğlu, 7 Şubat 2012’deki girişimden sonraki kritik eşiğin ise, dersanelerin kapatılması olduğunu ifade etti. Dersanelerin kapatılmasıyla da “pandoranın kutusunun açıldığını” belirtti.

2014’te Başbakanlığı devraldıktan sonra ilk haftalarda 6-7 Ekim olaylarının patlak verdiğine dikkaet çeken Ahmet Davutoğlu, bu olaylar sırasında cemaatin açık bir şekilde PKK yanlısı tavır sergilediğini ifade etti.

“Tam da bu esnada FETÖ’nün özellikle PKK ile Kuzey Irak’ta temas kurarak ülkemizi zaafa uğratmaya çalıştığı istihbarat raporlarına yansımış bir husustur. Terör örgütleri arasındaki bu iletişim yakından takip edilmiş ve uygun yöntemlerle uygun zamanlama içinde gerekli cevaplar verilmiştir.”

Kürt sorununun çözümü için yürütülen Oslo görüşmelerinin de Gülen örgütü ve arkasındaki uluslararası odaklar tarafından PKK’nın yayın organlarına sızdırıldığını söyledi.

29 Ocak 2009’da, İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” konulu oturuma katılan o dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, kendisine yeterince söz hakkı verilmediği gerekçesiyle oturumu terk etmiş, bir daha Davos toplantılarına katılmayacağını açıklamıştı. Erdoğan’ın, eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yaptığı “One minute” çıkışı tarihe geçmişti. Ahmet Davutoğlu kaleme aldığı metinde, yükselen Türk dış politikasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini, Gülen örgütünün de bu rahatsızlığın üstüne gittiğini anlattı. Davutoğlu, buradan 29 Ocak 2009’da yaşanan “One minute” olayını hatırlattı.

“Bahsi geçen uluslararası çevrelerdeki kaygıyı fark eden örgüt, bu kaygıların kimi zaman sözcüsü, kimi zaman takipçisi rolüne soyunmuş, kimi zaman da bu kaygılara cevap oluşturabilecek bir alternatif kimliği kazanmaya çalışmıştır. 15 Temmuz darbe girişiminin bu süreçte nihâi aşamayı oluşturduğu açıktır. İlk illegal telefon dinlemelerinin ve iç siyasete müdahale hazırlığı kapsamındaki çalışmaların ‘one minute’ çıkışından kısa bir süre sonra başlamış olması bu açıdan dikkat çekicidir.”

“Mavi Marmara hadisesini bu çevrelere verilecek mesaj için uygun bir fırsat olarak gören örgütün lideri, Filistin’e insani yardım amacıyla yola çıkan ve birçok ülkenin vatandaşlarını taşıyan sivil gemilere uluslararası sularda hukuka aykırı biçimde müdahale eden İsrail’i ‘meşru otorite’ ilân etmek suretiyle Filistin’de süregiden işgâli meşrulaştırmıştır. Ayrıca Filistin politikasıyla onur ve itibar kazanan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne ve onun Başbakanı’na açık bir mesafe ve karşı duruş ortaya koyarak bir anlamda Türkiye’nin Filistin üzerinden kazandığı itibardan rahatsız olan çevrelere yönelik ‘alternatif arıyorsanız ben buradayım’ mesajı vermiştir.”

Davutoğlu, Ocak 2014’te MİT tırlarının “terör örgütlerine silah taşıdığı” iddiasıyla durdurulmasının da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da aralarında olduğu üst düzey yetkililerle Suriye konusunda yaptıkları görüşmelerin dinlenilmesinin ve internete bu toplantıya ait olduğu iddia edilen bir ses kaydının sızdırılmasının da yine Gülen örgütü tarafından yapıldığını anlattı.

Ahmet Davutoğlu, kamuoyunda çokça tartışılan 2013’te Fethullah Gülen’le yaptığı görüşmeye de açıklık getirdi.

“2013 BM Genel Kurulu toplantısına seyahatim öncesinde Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığımız değerlendirmede, bu yapının gittikçe artan bir şekilde Türkiye karşıtı çevrelerce kullanılmaya müsait hâle gelmesi hasebiyle, Gülen’in daha önce yapılan çağrılar çerçevesinde Türkiye’ye getirilerek kontrol altına alınmasının gerekli olduğu kanaatine vardık.

Sayın Başbakanımızla yaptığımız bu değerlendirme neticesinde ve talimatı doğrultusunda, BM Genel Kurulu’na katılmak üzere ABD’de bulunduğum sırada, Gülen’le bir görüşme gerçekleştirdim. Gülen ile Eylül 2013’te gerçekleştirdiğim görüşme kişisel bir tercih sonucunda veya bir yakınlık gösterisi mahiyetinde şahsi bir ziyaret olmayıp Başbakanımız Sayın Erdoğan’ın bilgisi ve izni doğrultusunda, 7 Şubat sonrasında, söz konusu yapı mensuplarının o döneme kadar düşündüğümüz bir sivil topum örgütü olmanın ötesinde, devlet iradesinden bağımsız ve devlet hiyerarşisi dışında bir yapılanma içerisinde olduğu kanaatimizin oluşması üzerine, muhatabına somut mesajları doğrudan iletmek amacına matuftu. Bu görüşmede Sayın Başbakanımızla gerçekleştirdiğimiz istişare çerçevesinde açık bir şekilde gerekli uyarılarda bulundum.

Ülkemize dönüşümde bu görüşmeyi ve edindiğim intibayı Sayın Başbakanımıza aktardım. Bu çerçevede, kendisini samimi görmediğimi, zaman kazanmaya çalışır bir intiba verdiğini ve bu kritik süreçte dikkatli olmamız gerektiğini ifade ettim. Bu görüşme sonrasında, Gülen’in hükümetimize ve ülkemize yönelik operasyonların içinde olduğuna ve bu tutumundan vazgeçme niyetinde olmadığına yönelik kanaatimiz pekişti.”

Davutoğlu, bunun dışında Gülen’le hiçbir görüşmesi olmadığının da altını çizdi.

7 Şubat 2012’den 27 Ağustos 2014’e kadar Dışişleri Bakanı olarak, 27 Ağustos 2014’ten 22 Mayıs 2016’ya kadar da Başbakan olarak Gülen örgütüyle mücadelenin içinde yer aldığını söyleyen Davutoğlu, “7 Şubat, örgütün kışkırtıcı bir rol oynamış olduğunu sonradan öğrendiğimiz Gezi eylemleri, 17-25 Aralık operasyonları ve nihayetinde 15 Temmuz’daki hâin darbe girişiminde tereddütsüz olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında ve yakınında bulundum” dedi. Bu mücadele süreciyle ilgili bazı bilgileri de aktardı:

“Bu örgütün TSK bünyesinden tasfiyesi için en önemli mekanizma niteliğindeki atamalı Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantıları benim Başbakanlık dönemimde bir kez, 3 Ağustos 2015’te gerçekleştirilmiştir. Bilindiği gibi Aralık YAŞ toplantılarında atama işlemi yapılmamaktadır. 2015 YAŞ toplantısında bana ve Sayın Cumhurbaşkanımıza intikâl eden bilgiler, birlikte yaptığımız istişarî görüşmelerde değerlendirilmiş ve TSK’nin teamül ve kuralları da göz önünde bulundurularak bu güzide ve stratejik kurumumuzun bu tür yıkıcı unsurlardan arındırılması için kapsamlı adımlar atılmıştır. Haklarında yeterli istihbarî veri olmayan ancak şüphe izhar edilen unsurların, karşı karşıya kalınan tehlikenin bertaraf edilmesi amacı ile bu toplantı sonrasında tarafımca devletimizin idari ve istihbari birimlerine vermiş olduğum talimat çerçevesinde, TSK içindeki FETÖ mensuplarına yönelik daha derin bir çalışma başlatılmıştır. Nihayetinde, bu çalışmalar sonrası hazırlanan liste, darbe girişiminde ortaya çıkan gerçeklerin de ışığında 2016 YAŞ toplantısında karara bağlanarak çok ciddi sayıda FETÖ mensubu, TSK’dan uzaklaştırılmıştır.”

Davutoğlu, örgütle yürüttükleri mücadeleye muhalefet partilerinin gereken desteği vermediğini de ekledi.

Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülmesi de yine tartışmalı bir başka konuydu. Pilot hakkında yargı sürecinin işlediğinin altını çizen Ahmet Davutoğlu, “TSK hiyerarşisi dışında bir aidiyet taşıdığı ve yetkilendirildiği angajman kurallarının dışında başka bir merciden emir alarak hareket ettiği ortaya çıkarsa mutlaka cezayı alacaktır” dedi.

Davutoğlu, 22 Haziran 2012’de Türkiye’nin F-4 savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi üzerine ilân edilen angajman kurallarını hatırlattı.

“Suriye’de yaşanan iç çatışmalar sınırlarımızda ciddi bir güvenlik riski oluşturmuştur. Nitekim 22 Haziran 2012’de F-4 savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesi üzerine Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde benim de içinde bulunduğum Türkiye Cumhuriyeti hükümeti gerekli tedbirleri alma kararlılığı göstermiş ve Sayın Başbakanımızın talimatıyla angajman kuralları ilân edilerek Suriye hava sahasından sınırımıza yaklaşan Suriye uçaklarının uyarıları dinlemeyerek yoluna devam etmesi halinde düşürülecekleri ilan edilmiş ve TSK bu yönde talimatlandırılmıştır.

Başbakanlığım döneminde de bu talimatın gereği yapılmıştır. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi sonrasında hava sahamıza yönelik ihlâllerin artmasıyla birlikte Cumhurbaşkanımız, ilgili bakanlar ve güvenlik birimleriyle yapılan istişareler sonrasında bu talimat hava sahamıza bildirimsiz yaklaşan ve uyarılarımızı dinlemeyerek sınır ihlâli yapan bütün hava araçları için teşmil edilmiştir. Yeni angajman kuralları, bu istişareler neticesinde Başbakanlık talimatı olarak, 10 Ekim 2015’te Genelkurmay Başkanlığı’na oradan da kademeli bir şekilde Hava Kuvvetleri komutanlığına ve ilgili birim komutanlıklarına iletilmiştir.”

Davutoğlu bunun, Cumhurbaşkanı başkanlığında 21 Ekim 2015’te yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında da teyit edildiğini vurguladı. Önce Suriye ardından bütün hava araçları için gereğini yaptıklarını söyleyen Davutoğlu, olayın akışını şöyle anlattı:

“Olayın gerçekleştiği 24 Kasım 2015 günü, 64. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni kurmak üzere Sayın Cumhurbaşkanımız ile saat 11.00’de randevumun olduğu gündür. Bakanlar Kurulu listesini tekmil edip görüşme için yol hazırlığı yapmakta olduğum bir sırada takriben 09.45 sularında Genelkurmay Başkanımız telefonla arayarak, Yayladağı sınırına yakın bir bölgede Bayırbucak Türkmenlerine dönük hava saldırısı yapan bir uçağın, yapılan bütün uyarılara rağmen hava sahamızı tehlikeli bir şekilde ihlal ettiğini ve devriye görevi yürüten uçaklarımızın angajman kuralları gereği uçağı düşürmek zorunda kaldığını bildirmiştir. Kendisine uçağın kimliğinden emin olup olmadıklarını sorduğumda ise uçağın kimlik bildirmeksizin sınır ihlali yaptığını, ancak Rus uçağı olma ihtimalinin bulunduğunu söyledi. Kendisine Dışişleri Bakanımız ve MİT Müsteşarımız ile derhal bir araya gelerek durum hakkında kesin bir rapor hazırlamaları, başta Rusya olmak üzere yapılacak diplomatik ve askeri temasları planlamaları ve Sayın Cumhurbaşkanımıza bilgi arz etmeleri talimatlarını verdim. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımız ile görüşeceğimi ve konuyu kendisiyle istişare edeceğimizi, o vakte kadar uçağın aidiyeti ile ilgili açıklama yapılmamasını, eğer Rus uçağı olduğu kesinleşirse Rusya Federasyonu yönetiminin bunu ilk olarak Hükümetimizden duyması gerektiğini söyledim.

Bu talimatım sebebiyle, zarurete mebni yapılan ilk resmî açıklamada uçağın aidiyetiyle ilgili bir bilgiye yer verilmemiş, TSK’dan “24 Kasım 2015 tarihinde saat 09.20 civarında Hatay Yayladağı bölgesinde Türk Hava Sahasını ihlâl eden milliyeti bilinmeyen bir uçak defalarca (beş dakika içerisinde 10 kez) ikaz edilmesine rağmen Türk Hava Sahasını ihlal etmiştir. Söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde 24 Kasım 2015 saat 09.24’te bölgede hava devriye görevinde bulunan iki adet F-16 uçağımız tarafından müdahalede bulunulmuştur.” şeklinde bir açıklama yapılmıştır.”

“İhlâlin yapıldığı ilk an ile birçok uyarının yapıldığı ve müdahalenin gerçekleştiği 5 dakikalık süre içinde, bu spesifik olay için ek bir talimat almanın ya da vermenin imkânsızlığı da açıktır.”

“Burada özen gösterilmesi gereken husus, bu soruşturma ve hukuki süreç işlerken şu anda dahi eli tetikte kara, deniz ve hava sahamızı korumakta olan TSK mensuplarının vatan savunmasının gereği olan angajman kurallarını uygulamakta tereddüde sevk edecek tavır, tutum ve açıklamalardan kaçınılması zaruretidir.”

“Talimatını verdiğim angajman kuralları Rusya dâhil hiçbir ülkeyi hedef almamıştır, ancak aynı angajman kuralları hangi ülkeden olursa olsun savaş şartlarındaki bir ülkeden hava sahamızı ihlâl eden bütün hava araçlarını kapsamıştır.”

“Nitekim Sayın Genelkurmay Başkanımız daha sonraki görüşmemizde pilotun geçmişini ve ilişkilerini araştırdıklarını ve somut bir irtibat tespit edilemediğini bildirmiştir.”


Davutoğlu’nun darbe komisyonuna verdiği cevapların tam metni için tıklayın

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir