Camiasını arayan sanat

Connor, Dejeuner a la Carte,1986


Günümüz sanatı uzak ya da yakın geçmişe, hatta bugüne ait tüm formları ve eserleri az çok oyuncul az çok kiç bir yola temellük etmeye başlamıştır. Russell Connor buna “modern sanatın kaçırılması” diyor.  Elbette bütün bu tekrar yapımların ve geri dönüşümlerin ironik olması amaçlanıyor. Ama onların ironisi eskimiş bir kumaşın atkıları gibi, sadece şeylerin yanılsama kaybından kaynaklanıyor; fosilleşmiş ironi. “Kırda Kahvaltı” daki çıplak kadını Cezanne’ın kağıt oynayan adamlarının üstüne bindirerek göz kırpmak, olsa olsa bir reklamcılık şakasıdır; günümüzde reklamlara damgasını vuran mizah, ironi ve göz boyayan eleştiriler sanat dünyasını da istila etmiştir. Bu, insanın kendi kültürü karşısında duyduğu pişmanlığın ve hıncın ironisidir. Belki de pişmanlık ve hınç, sanat tarihinin son aşamasını oluşturuyordur; tıpkı Nietszche’ye göre ahlakın, soy kütüğünün son evresinin oluşturması gibi.  Bu sanatın ve sanat tarihinin parodisi, kendi kendini yalanlamasıdır. Kökten bir yanılsama kaybının özelliği olarak, kültürünün intikam kavramı çerçevesinde kendisiyle dalga geçmesidir. Sanki tarih gibi sanat da kendi çöplüğünde eşelenerek, kefaretini kendi artıklarından aramaktadır. [1]

Baudrillard, Sanat Komplosu’nu yazdığında oldukça tepki çekmişti. Ancak onun Çağdaş Sanat için yaptığı bu okumalar oldukça yerindeydi. Yıllar geçtikçe bu okumalar sanatçının ve oluşan sanat camiasının daha da yozlaşarak ilerlemesi ile güncelliğini korudu. Türkiye’de son yıllarda özellikle sanat camiasının, sanata dair her şeyi yönlendirmesinin ve / ve ya yönlendirme çabasının revaçta olması ile bu komployu ülkemiz sanatına da oldukça güçlü bir şekilde sıçratmıştır. Sanat camiası içerisinde parası ile ya da arkasına aldığı güçlü (!) isimler ile bilgisinden ziyade bilgisizliği ile sanat ortamını yönlendirmeye çalışanlardır bunlar. Bu öyle bir güç ki parası ve önemli yerlerde tanıdığı olan insanlar artık bilginin değil reklamın peşinden giderek gülünç duruma düşebiliyor ya da piyasayı yönetmeye çalışabiliyor. Öyle ki hangi ressamın ya da heykeltıraşın en çok satılacağı ya da popüler olacağı tamamen bu gücün ve akıllıca işlenmiş bir komplonun elindedir.  Daha da kötüsü sanatçılar bu komployu kabul etmekle kalmamış sevgi ile kucaklayarak birçoğu giderek daha dekoratif ve içi boşalmış çalışmalar yaparak daha çok para kazanmanın peşine düşmüştür.

Örneğin üzerinden çok geçmedi ki Magnum Opus isimli bir dernek yaklaşık 15 ressamı, MET Museum koleksiyonuna gireceğini haykırarak peşi sıra sürükledi. Ressamlar Frankie İstanbul’da yerlere ya da şövalelerin üzerine koydukları eserlerini sözde MET Museum küratörüne sunup anlattılar. Ancak olayın üzerinden çok geçmeden MET Museum küratörü olarak tanıtılan kişinin müzede yalnızca küratör asistanı olduğu ve müzenin Türk Çağdaş Resmi’nden koleksiyon almak gibi bir niyetinin henüz olmadığı öğrenildi. İyilik için Sanat Derneği arkasından sürüklediği yeni ve tanınmış ressamları reklam uğruna komik duruma düşürmekle kaldı. Ayrıca ortaya çıkan gerçekler sonrasında her hangi bir basın bildirisi de yapmadı. İşin en üzücü ve trajikomik yanı ise bir müzenin uluslararası bir işe kalkışacaksa prosedürlerinin bu kadar amatör olmayacağının dernek başkanınca tahmin edilememiş olması idi. MET Museum koleksiyonuna bir sanatçıyı katacaksa niçin araya bir derneği koysundu ya da o dernek kimdi ki MET Museum koleksiyonuna girecek sanatçıyı belirleyecekti?

Ancak maalesef tüm bunlar popüler olmanın, ve paranın gücünün fütursuzca sanata yansımasının sonucuydu. Aynı popüler kişiler tarafından mesela bir sergi eleştirisi dinlemeye giden bir hanımefendinin küratör kelimesinin etimolojik kökenine inmeden “evet küratör bakmak demekmiş, demek ki hepimiz küratör olabiliriz” yaklaşımı aslında bir yandan trajikomik olmakla birlikte diğer yandan ülkemizdeki sanat yönetimi okuyan herkesin kendi iş tanımına küratör demesinin ve kelimenin nasıl hunharca herkes tarafından kullanılabildiğini gayet iyi açıklıyor. Maalesef ülkemizde küratörlük eğitimi üzerine bir lisans ya da yüksek lisans bölümünün olmaması ve bu alandaki eğitimin yalnızca Sanat Yönetimi bölümlerinde verilen birkaç dersten ibaret olması da bu problemin önünü açan diğer bir nedendir. Oysa ki küratör “curare” kelimesinden türetilmiş ve göz kulak olmak, iyileştirmek, daha iyi kılmak anlamına gelmektedir. Fakat sanat ve sanat tarihi terminolojisi popüler olmak ya da vitrin yapmak isteyen herkesin okumak zahmetine girmeden kullanabildiği terminolojik yığınlara dönüyor. Ve daha da kötüsü bunu popüler kitleler yaptığı zaman popüler şahısların takipçileri de aynı bilgi kirliliğinden nasibini alıyor. O güç ve popülerlik mesela bir küratör olan Marcus Graf’ın henüz öğrenci olan asistanını camiaya kıymetli bir sanat danışmanı olarak tanıtabiliyor.

Aslında son birkaç yıldır Contemporary İstanbul tüm ekibi ile bu sanat eşittir kapitalizm algısını zihinlere daha çok soktu. Başarılı sanatçıların çalışmaları bir yana son yıllarda hep kendisini tekrar eden çalışmalar, otellerin ve evlerin dekorasyonlarına hizmet eden ressamlar ve heykeltıraşlar ile sanat öldü, kapitalizm kazandı. Bu doğrultuda örneğin Ahmet Güneştekin milyon dolarlara sattığı tablolarının açıklamasını “ressamım lüks içinde yaşıyorum” ya da tüm tablolar milyon dolarlar değerinde değil 10bine de gayet güzel tablolar var” açıklamaları ile sanat olanın sanat değerinin, sanatçı tarafından dahi para ile ölçüldüğü bir döneme girmiş bulunmaktadır sanat tarihi.

Bu sanat camiası ışıltısına kapılan ve sanat yapmanın değil zengin ve popüler olmanın peşinde olan sanatçılar ise buna karşı dik ve karakterli duramadıkları sürece bugün çok pahalıya satılan eserlerinin 50 sene sonra bodrumlarda çürümesine ve sanat tarihinden isimlerinin silinip gitmesine para için göz yummuş olacaklardır.

[1] Jean Baudrillard, Sanat Komplosu,syf.27-28

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Meltem Tüzün

15.12.1988 yılında İstanbul’da dünyaya geldim. Liseyi, Kemal Hasoğlu Lisesinde bitirdiğimde, ardıma bıraktığım yazı geçmişim lisede çıkartmış olduğum tek sayılık bir sanat ve sosyal konulu dergi ile ardımda bıraktığım günlüklerden ibaretti. Lise ardından 3 yıllık bir aradan sonra Anadolu Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü kazandım. İlk sene İngilizce hazırlık sınıfı okumayı özellikle bölümü tanımak amaçlı tercih ettim. Ve iyi ki de yaptım diyorum. Üniversitede geçirdiğim 5 senenin sonunda, mezun olduğumda, artık büyümüş bir aşk ile bağlıydım bölümüme. Okul sonrası her şeyden biraz uzaklaşmak, okuduğum alanla ilgili ne yapmak istediğime daha sağlıklı kararlar verebilmek adına yurtdışına gitme kararı aldım. Avrupa Birliğinin desteklediği projelerin birinden kabul alarak İtalya'nın Palermo şehrine gittim. Ve 8 ay bir Afrika yardım kuruluşunda gönüllü olarak çalıştım. Bu 8 ay farklı kültürleri, insanları tanımam, Avrupa'yı elimden geldiğince gezebilmem, okuduğum bölümün hakkını gezerek ve görerek de vermem için çok iyi bir deneyim oldu. Öğrenim gördüğüm 4 sene boyunca hangi alanda uzmanlaşacağım konusunda kararsızlıklar yaşasam da geç olup güç olmamakla birlikte kararımı verdim. İçerisinde siyaseti, sosyolojiyi, felsefeyi ve sanatı bir arada barındıran bir dönem seçmeliydim.Ben de Çağdaş Sanat üzerine yoğunlaşmayı tercih ettim. Henüz bir üniversitede yüksek lisans programına başlamamış olsam da bu konuya odaklanmış bulunmakla birlikte aynı zamanda şu an bir sanat galerisinde çalışmaktayım. Ayrıca zaman zaman Businessweek Türkiye dergisinde gezi ve sanat etkinlikleri yazıları yazmaktayım. Bu nedenle sizlere elimden geldiğince, kalemimden geldiğince bir çok insana anlamsız gibi görünen Çağdaş ve Modern Sanat üzerine ve sanatçılar, eserleri hakkında yazılar yazacağım ve zaman zaman Avrupa da gezip gördüğüm yerlerle ilgili yazılar sunacağım.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir