‘İnsanların Görmek İstemedikleri Meseleleri Getirip Karanlıkta Görünür Kılıyoruz’

Eylem Yurtsever

Merhaba,

Bugün, uzun bir aradan sonra sizlere, epeydir  planlayıp bir türlü fırsat bulamadığım röportajı aktaracağım. Bu röportajı Karanlık İşler’in sahibi Nuri Kaya ile yaptım. Daha önce yayınlanmış birçok haber/röportaj var Karanlık İşler ile ilgili gerçi; ama ben de kendi yorumumu katmayı düşünüyorum işte.

Bu röportajı yapmayı, saygı duyduğum birçok görmeyen arkadaşımın, Karanlık İşler’le ilgili oldukça müspet konuşmaları hatta çoğunun orada çalıştıktan sonra geri bildirimlerinin iyi olduğunu söylemeleri üzerine planlamıştım. İyi ki yapmışım; çünkü karanlığın, benim gibi karanlık algısı olmayan birisine dahi birçok açıdan ilham verdiğini söyleyebilirim.

Bu yazımda önce röportajı; sonra da gittiğim iki organizasyon sonrasındaki izlenimlerimi bulacaksınız.

Önemli bir ayağı da bir müze oluşabilmesiydi

Eylem Yurtsever: Karanlık İşler’in tarihçesinden başlayabilir miyiz?

Nuri Kaya:  Hay hay… 2003 yılında, görme engellilerle Kör Fotoğraf Projesi üzerine çalışmaya başladım. Bu proje görme biçimlerini sorgulayan bir projeydi. Sosyal sorumluluk projesi falan değil… Aslında, bir kapı aralayıp görmeyenlerin dünyasına girmeye çalışırken aynı kapıdan onların da dışarı çıkıp bu ilişkiyi yoğunlaştırma amacı gütmüştük. Kör Fotoğrafçılar Projesi’nin birçok ayağı vardı. Önemli bir ayağı da bir müze oluşabilmesiydi. Türkiye’deki körlerin kilometre taşı olan kişilerini ve olaylarını içeren, körlerden daha çok görenleri hedefleyen onlara bir tür rol model, ilham kaynağı olabilecek bir müze fikri vardı. Hatta bu kapsamda Mithat Enç’in kızıyla, Gültekin Yazgan’la ve önemli birtakım görme engelliyle, şimdi hayatta olan olmayan, röportajlar yaptık, arşivleri topladık… Bu müzenin içersinde de kendisini sürdürmek için gelir getirecek bir karanlık merkez öngörüm vardı. Yani öyle bir şey olsun ki, görme engellilerin çalıştığı, kendi kendisine yetebilen bir merkez. Dolayısıyla Karanlık İşler’in başlangıç noktasında bulunduğu pozisyon buydu. Sonra biz Galata’da 2010 Kültür Başkenti’ne başvurduk. Dediler ki: “siz yerinizi tutun, biz size destek olacağız; ama biraz geç destek olacağız.” Biz yerimizi tuttuk; fakat rüşvet taleplerine karşılık vermediğimiz için “Allah razı olsun, biz devlet olarak bunları yapamıyoruz. Siz yapıyorsunuz, bravo size, devam edin!” de deyip hayırdua sponsorluğuyla yolcu ettiler bizi. Biz de ya mekanı kapatacaktık ya da; bir şekilde gelir elde edecektik. Ben de bunun üzerine müzenin içinde öngördüğüm Karanlık İşler’i biraz da politikacılardan aldığım ilhamla, bizde yapmaya başladım. Zifiri karanlıkta yemek, 2008 yılında başladı. İlk yemek son derecede heyecanlıydı. Siyah bezler bulundu. Sosyeteye davetlerde bulunuldu. Onlar geldi, yemek sponsoru bulundu. Büyük bir heyecan içersinde ilk yemeğimizi yaptık. Ondan sonra yemeğin yanı sıra Aşık Veysel’in hayatını anlatan bir tiyatro oyunu sergilendi. Derken konserler gelmeye başladı. Mizah gösterileri gelmeye başladı. Yaptığımız her şeyde bir şey öğrenmeye başladık.

Mesela başlangıçta bizim görme engelli ekiple tanışıyorlardı misafirler. Sonra baktım ki, İçerde karanlığı kabul edip karanlıkta diğer duyular üzerinden bir algı yakalayan, programın niteliğine göre gülen ya da yemek yiyip konuşan insanlar programın sonunda görme engelli ekiple tanışma noktasında, birtakım arabesk tavırları gösterebiliyorlardı. Daha duygusal… Sonra anladım ki, bu yanlış aslında. Yani keşke beni de görmeseler. Keşke hiçbir şey görmeseler; çünkü biz insanlara görme engelliler  üzerinden bir şey yapmıyoruz. Görmeme durumu üzerinden, onların gördükleri için körelttikleri diğer duyularını keşfetmeleri için bir kapı aralıyoruz. Dolayısıyla bunu tamamen görme engellilerden kopardık. Çalışanlar görme engelli; ama görme engelli olmayan insanlar da görev alıyor farklı programlarda. Mesela bir “Mektep” fuhuş üzerine bir program… Görme engelli bir fahişe yok. Keşke olsaydı da; bayılırdım bulup görüşmeye, bize çağırıp konuşmaya; ama benim bildiğim kadarıyla yok… Dolayısıyla ne oluyor bu kez? Programın niteliğine göre, dışarıdan başka başka insanlar da katılmaya başlıyor. Katılan bu insanlarla ilişki noktamız şu: Karanlık…. Yani onlara mekanı göstermiyoruz. Karanlığın içersine girip kendilerini ifade ediyorlar. Sonra da karanlıkta çıkıyorlar ve son yıllarda, sanırım üç-dört yıldır, görme engelli ekibi misafirlerimizden kopardık. Misafirler sadece beni görüyor. Hatta bazen misafirler erken geliyor. Bizim çocuklar da gecikiyor, kapıda çakışmasınlar diye misafirleri yukarıya alıyorum, bir odaya sokuyorum, sonra ekibi geçiriyorum. Yemekten sonra da önce bizim ekibi çıkartıyorum.

Yani, servis yapan kişinin güzel ya da çirkin; genç ya da yaşlı olmasının hiçbir önemi yok. Biz misafirlere bir roman okutuyoruz ve bu romanın kahramanlarını zihinlerinde canlandırıyorlar, sonra o romanın filmini gösterip hayalkırıklığı yaşatmak istemiyoruz. Bir tane adam gösteremezsin ki, romanını okudu şeyin filminden memnun kalsın. Niye? Çünkü herkes kendi zihninde en güzelini yaratıyor. Aslında biz, insanların hayal kurmadığı bir dünyanın içinde kaçamak yapıyoruz. İnsanların hayal kurmalarına imkan tanıyoruz ve sonra bu hayali bozacak hiçbir şey yapmıyoruz. Yaptığımız işin özü bu.

E.Y:  Peki Misafirleriniz nasıl insanlar oluyor genelde? Belli bir tabakadan mı oluyor, değişken mi oluyor? Ve geribildirimleri nasıl oluyor…

N.K: Cinsiyet olarak kadın ağırlıklı oluyor. Erkekler daha çok eş durumundan geliyorlar. Bu genelleme birebir doğru olmayabilir; ama kadınlar istedikleri için erkek arkadaşları ya da eşleriyle geldiği bir ortam. Dışarda yemek yemeye sadece yemek yemek için değil, sosyalleşmek; görmek ve görülmek için gidiliyor. Biz bunun tam tersini yapıyoruz. Görmeyeceksin ve görülmeyeceksin diyoruz. Erkeklerin katılmamasındaki bir başka sebep de şu: Bir erkek bir kadının yanında bir mekana gittiğinde koruyucu rolünü üstlenir. Toplum bir şekilde ona bu saçma sapan rolü vermiş. Yeri o seçer, kadına kimse bakıyor mu, o gözetler… Bu rolü oynamaktan mutlu olur erkek. Tabii kadınlar da mutlu olur erkeğin bu rolü oynuyor olmasından. Fakat karanlıkta erkek bu rolü yapamaz. Karanlıkta kendimizi yeniden inşa etmek gerekiyor. Çok kontrolcü biriysen karanlıkta mutlu olmazsın; ama yeniliklere açıksan, algıların açıksa bu duruma da çok çabuk uyum sağlıyorsun. Bugüne kadar en çok kasılan müşterilerimden bir tanesi bir kadındı. Nazlı Ilıcak…

Bu arada müşteri profili genelde çalışan kadın ağırlıklı ve üst gelir düzeyinden insanlar. Dünyayı görmüş… Konuşma tarzından anlıyorsunuz… Dünyanın türlü yerlerine gidip gelen, daha kozmopolit düşünen… Genelde böyle bir profil var.

Burak Onur Erdem

Diğer taraftan da bizim tematik programlarımız var. Bu programlarda çok farklı kitleler de gelebiliyor. Bundan çok haz alıyorum. Mesela bir mevlit yapmıştık. Müthişti. Başörtülü hanımlar geldi hatta bir tanesi mevlite eşlik etti. Sonra dışarıda “sesiniz çok güzelmiş,” deyince utandı. “Ben normalde herkes bana bakıyor diye söyleyemiyordum. Burda karanlık diye rahatça söyledim; ama burda da siz fark ettiniz,” dedi.

Farklı kitleler geliyor. Mesela dün akşam bizde Suriye’li mülteciler vardı. Çok sesli bir akapella koro kurmuşlar, onun provası vardı. Onlar kanalıyla Suriye’lilerden bir kitle geliyor olacak.

On iki Eylül işkenceyle alakalı… Daha sol tabanlı insanlar geliyor. Altı-yedi Eylül’de Rum’lar vardı…

E.Y:  Bu tematik programlarda, programın ortasında ya da sonunda herhangi bir soru falan sorulabiliyor mu? Nasıl işleniyor programlar?

N.K:  Programın içeriğine bağlı olarak değişiyor. Mesela Altı Eylül 1955 olaylarının yıldönümünde şunu yapmıştık: O geceyi Ayşe Hür konuşuyordu. İçerde o geceyi anlatıyordu. İlk olay Pangaaltı’nda pastanenin camına taş atarak başladı olaylar. Bu sahneyi anlatırken birdenbire mekanda gerçekten camlar kırılmaya başladı. Elimizde camlar vardı. Onları atmaya başladık yere. Kızın birisi katılmaya başladı. “Bu niye gülüyor,” dedim. Aslında ağlıyordu. Çok yoğun bir şekilde ağlıyordu. Çok insan ağladı; çünkü o gece bir Rum’un yaşayacağı endişeyi belli ölçülerde yaşatmak istemiştik. Onun içinde müzik vardı Yunanistan’dan gelen bir grup vardı. Konuşmacılar vardı. Zaman zaman insanlar soru sordu. Her programın kendine özgü koşulu var.

E.Y: Peki bu yaşatılmak istenen deneyimler travmatik olabilir mi acaba?

N.K:  Evet… Bu yönü de bıçak sırtı. Özellikle bir-iki program var ki… Mesela; Aşık Veysel’in hayatını anlatan Dost adlı tiyatroda böyle travmatik bir sahne var. O sahnede yatak seriyoruz. İnsanlar farkında değil. Aşık Veysel en sonunda soyunuyor, yatağa giriyor. Son sözlerini ölüm döşeğinde söylerken tesadüfen elini uzattığında birisinin elini tutuyor. Biz “şanslı koltuk” diyoruz ona. O şanslı koltuktaki kişi, Aşık Veysel son sözlerini söyledikten sonra ağlamaya başlıyor ve derken son sözleri bittiğinde kızın avcundaki eli boşluğa kayıyor. O kız artık anlıyor ki, Aşık Veysel öldü. Bu oyun aydınlıkta olsaydı kimsenin elini tutmadan insanlar Aşık Veysel’in öldüğünü anlıyordu, alkışlıyorlardı ve çıkıyorlardı… Bizde, eli tutulan kişi ağladığında herkes Aşık Veysel’in öldüğünü anlayıp ağlamaya başlıyor… Sonra üç-beş dakika bir sessizlik… Sonra ben alkışlarla bitiriyorum ki “program bitti, kalkın artık” diye…

E.Y:  Peki ya ağlamazsa?

N.K:  Hiç olmadı bugüne kadar…Yani travmatik olaylarda kontrollüyüz. Bir şey olduğunda ben muhakkak oradayım. O özel anlarda.

E.Y:   Peki programlar bittiğinde insanlar fikirlerini söylüyorlar mı?

N:K:   Yok, hayır. Bunun için zaman olmuyor. Zaten ben böyle bir şeyi tercih etmiyorum. İnsanlara kalmalı bana kalırsa bu tür şeyler.

E.Y:   Karanlıkta insanlar en savunmasız oldukları için kendilerini daha çok gösteriyorlar. Bunun içindir ki, sizin insanları daha rahat tanıma fırsatınızın olduğunu, hatta belki de “ben insan sarrafıyım,” diyen bir sürü insandan daha çok bu tabiri hak edebileceğinizi düşünüyorum.. Ayrıca ben de sizin pozisyonunuzda olmayı istediğimi belirteyim. İnsanların kendilerini yeniden ayarladıklarına şahit olabilecek bir pozisyonda…

N.K:  Bir şekilde bizimle alakalı olan kısımda müşteriyi okumaya çalışıyorsun. Kimdir, profile ne, neden hoşlanır… Aslında bizim için misafir bir anlamda bebek gibi. Bir bebek vardır. Alırsın, altını değiştirirsin, sütünü verirsin… Bilirsin ki orada yarım saat-bir saat oturacak. Gazı varsa sırtına vurursun, gazını çıkarırsın. Bellidir yapacağın şeyler. Karanlıkta misafirler bizim için öyle aslında. Yani büyük ölçüde bu böyle. Önemli olan müşteriyi iyi okumak. Müşteri profileni okuyup; programın içeriğini, müzik seçimlerini falan ona göre oluşturuyoruz. Ticari kaygımız yok. Bazen müşteri sayısından daha fazla personel görevlendiriyoruz.

Karanlıkta soruları olanlar oluyor. Bu sorulara da ben yanıt vermiyorum. Bu soruları yanıtlasam onun orada olmasının anlamı kalmaz. Kendileri keşfetsinler istiyorum.

E.Y:  Çocuk müşterileriniz nasıl tepki gösteriyorlar karanlığa?

N.K:  Önceleri korktuklarını söylüyorlar; ama hiç korkmuyorlar. Ezbere konuşuyorlar; çünkü ben görüyorum. Son derece eğleniyorlar. Okullar zaman zaman geliyor. İtalyan Lisesi’yle çok güzel bir organizasyon yaptık. Ondan biraz bahsedeyim sana: Onlar üç-dört kez geldiler. Yemeğe geldiler, Edgar Allan Poe ve Virginia Wolf’un metinlerinden bir dinleti hazırladık dublaj sanatçısı arkadaşlarımızla…

İngilizce öğretmenlerine bir öneri sunmuştum; ama gerçekleştirebileceğimizi hiç sanmıyordum. Bir gün telefon açıp yönetimin kabul ettiğini söyledi. Bu arada Galilei Galileo Lisesi’ni rahibeler yönetir. Son derece katı bir yönetimi vardır. Buna ragmen kabul ettiler.

Ne yaptık?

Üç ayrı birinci sınıfın, ilk kez birbirlerini görecekleri dersi karanlıkta yaptık. Spor salonunu kararttık; çünkü ilk derste çocuklar birbirlerini görsel olarak seçerler. Giyisisi, yüzü, saçı-baçı… Böyle birtakım kodlarla arkadaş seçerler. Bu ilk buluşmayı biz karanlıkta yaptık. Birbirlerini görmeden karanlığa aldık. Herkes kendisini tanıttı ayakta. Sonra nasıl bir sıra arkadaşı istediğini söyledi. Sonra serbest zaman bıraktık. Çocuklar konuşa konuşa birbirlerini görmeden seçtiler. Sonrasında da sıralara oturdup bir ders işledik. Seçimlerimizde körleşip; yani görsellikten kendimizi biraz azade kılıp başka şekilde değerlendirmeler yapmaya ihtiyacımız olduğundan bahsettik.

Tamamen önyargı üzerine bir programdı. Çocukların aileleri okula telefon edip etkilendiklerini söylemişler.

E.Y:   Bu tek seferlik bir şey miydi?

N.K:   Bir defalık. Bu pahalı bir organizasyon. O spor salonunun karartılması çok pahalı ve iki gün süren bir işlem. Orada bir kez yaptık bunu; ama başka yerlerde Yapmak mümkün.

E.Y:  Peki daha nasıl organizasyonlar yapıyorsunuz?

N.K:  Yemek veriyoruz; ama ne yediğini kimseye söylemiyoruz; çünkü tabakta ne olduğunu söylemezsek algıların açılıyor. Daha iyi bir tat almanı sağlıyoruz. Normal yemeğin yanı sıra konsept yemekler var. Mesela Sırlar Yemeği var. Bizim yemek normalde 125 liradır. Dört kap yemek, sınırsız şarap ve canlı müzik var. Bunun alternatifi olan Sırlar Yemeği 1001 liralık bir yemek. Türkiye’deki en pahalı yemek organizasyonu. Kişi başı 1001 lira. Belli bir tarihte duyrulan program için ücretini bankaya yatırılıyor. Yine karanlıkta yemek yeniliyor, yine insanlar ne yediklerini bilmeyecek. Gecenin sonunda açıklanacak; ama bir tek fark var: Nerede yemek yenileceğini bilmeyecekler. O gece cep telefonlarını açık tutuyorlar ve iki saat öncesinde adres mesaj olarak gönderiliyor. Daha önceden hangi yakada olduğu söyleniyor ki zamanında gelebilsinler. Gelemeyenler haklarını kaybediyor. Tabii insanlar hemen Google’a daha önceden bakıyorlar bu yerin nasıl bir yer olduğunu; ama beyhude bir çaba bu. Yemek orada yenmiyor çünkü. Giderken araştırma yaptıklarında bizim yaptığımız şeyin anlamı kalmıyor aslında. Yani bu kadar basit olamaz bu. Orası zannedip gidiyorlar; ama aslında orası değil. Orada bir şey oluyor ve orayla alakalı başka bir yere gitmek zorunda kalıyorlar.

E.Y:        Yani oldukça girift bir organizasyon…

N.K:       Bu yemeklerin dışında doğum günü yemekleri var, evlilik teklifi organizasyonları var yemek eksenli… Tiyatrolar var. Karanlıkta Tiyatro en anlamsız şeymiş gibi gelir; çünkü Tiyatro denince biraz da vücut dili izlemek akla gelir.

E.Y:        Bana öyle gelmez ama…

N.K:       Ortalama bir insan için söylüyorum. Vücut dilini görmemek gerçekten tiyatroyu zayıflatan bir unsur. Fakat karanlıkta tiyatronun bu dezavantajının karşısında o kadar çok avantajı var ki… Normal tiyatroda aydınlıkta bir sahnedesin. Sen ve o var. Tiyatronun ortasına seni koysak, oyunun bir parçası olarak oyuncu gelip senin omzuna vurup seninle konuşsa tedirgin olursun; çünkü o esnada herkes sana bakıyor. Görülüyor olmanın getirdiği endişe var insanlarda. Dolayısıyla karanlıkta bu ortadan kalkıyor. Aydınlıkta birisi senin için bir dekor tasarlıyor. Oturup o dekora bakıyorsun. Dekor hiç değişmiyor. Karanlıkta dekor sürekli değişiyor. Dekor senin zihninde. Herkes kendi zihninde kendi sahnesini yaratıyor.

Stand up gösterileri var. Karanlıkta stand upta taklitler hiç olmuyor. Bu işi ilk defa yaptığım zamanlarda görme engelli bir arkadaş vardı. Stand up gösterisi yapıyordu. Bir süre ben dışarıdaydım. Salona girdiğimde arkadaşın seyircileri fırçaladığını gördüm. “Işık mı olması lazım sizin gülmeniz için! Neden gülmüyorsunuz!” diye bağırıyordu resmen. Müzik verdim, arkadaşla dışarıya çıktık ve ne olduğunu sordum: Arkadaş çok güzel şive yapıyor. Farklı coğrafyaların şivelerini… Fakat aydınlıkta olsa karşında birisi var. Aynı yüzle kalkıp bir doğuluyu ve ardından bir karadenizliyi canlandırması güzel bir şey; çünkü aynı adam karşında duruyor. Karanlıkta görmüyorsan adamı, her şive başka birisi demektir. Bunun bir esprisi olmaz.

Başka sosyal toplantılar var, özellikle yakın tarih olmak üzere tarihi anlatan organizasyonlar var. Bahsedilen dönemlerin büyük bir kısmını canlandırıyoruz, bir kısmını da ses kayıtlarıyla anlatıyoruz.

Biz özellikle insanların görmek istemedikleri meseleleri getirip karanlıkta görünür kılıyoruz. İnsanlar bazı meseleleri görmek istemiyorlar; ama yaşıyorlar. Fuhuş ve ensest mesela… İkiyüzlülükle bunları yaşayıp gündelik hayatın içersinde görmezden geliyorlar. Karanlıkta daha rahat görüyorlar; çünkü roller devre dışı kalıyor. Oynayacağın bir trübin kalmıyor. Oturuyorsun paşa paşa, kimin konuştuğuna değil, ne söylediğine bakıyorsun. Mesela bir fuhuş programında, bir adam genelevdeki cinsel başarısızlıklarını kız arkadaşının yanında anlatabiliyordu…

E.Y:        Peki kokuları kullanıyor musunuz? Nasıl kullanıyorsunuz?

N.K:       Kokuyu çok sınırlı kullanıyoruz; çünkü koku endüstrisi Türkiye’de yok. Zaman zaman biz bazı şeyler yapmaya çalışıyoruz. Doğal kokular yapabiliyoruz. Mesela Aşık Veysel’in oyununda rakı içerken gerçek rakı kullanıyoruz ki koksun. Süryanice programında buhurdanlık getirmiştik. ABD’de mesela, sfesifik bir kokuyu alabilirsin gayet uygun fiyatlarla; ama Türkiye’de bu yok. Dumlupınar Denizaltı Kazası’nda denizden yosun falan toplamak gerekmişti…

Korku Tüneli adlı bir Tiyatro oyunu. Çikolata üzerine bir oyundu. Bolca çikolata aldık, erittik içerde, kokusunu bıraktı… Çok da iyi oldu.

E.Y:        Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

N.K:       Bu işi insanların algılaması zorlaşıyor. Mesela Mevlit yapıyorsun Fethullah’çı mısın diye bakıyorlar. Başka bir şey yapıyorsun, Yahudilik var mı diyorlar… Kalıplara sokmaya çalışıyorlar.

Benim hiç kırmızı çizgim yok. Sadece ırkçı düşüncelerdir benim kırmızı çizgilerim. Kendini ifade edemeyen konuları alıp karanlıkta insanların önüne getirmek hoşuma gidiyor ve onlara benzersiz tecrübeler yaşatıyorsun. Bunu yaparken de konunun görmeyenlerle hiç alakası yok. Mesela garson bağış Kabul edemez. Mekana bağış bırakılmaz. Biz sadece hizmet sunuyoruz. Başka bir şey yaptığımız yok…

Nuri Kaya’ya röportaj için buradan da teşekkür ettikten sonra, kendi izlenimlerime geleyim…

Karanlık İşler’in iki etkinliğine katılma fırsatı bulabildim. Ermeni, Yüksek Rahip Komitas’ın anma gününe katıldım ilk olarak. Bu etkinlikte bulunan herkesin performansı harikaydı.

Özellikle beş yıldır Karanlık İşler’de Komitas anma etkinliklerinin yapılmasına önayak olan Artür Bağdasaryan’ın sesi, tek kelimeyle görkemliydi. Aşağıda, dinlemekten çok hoşlandığım bir performansına kulak verebilirsiniz:

Bu etkinlikle ilgili kişisel tek sıkıntım,  etkinlikteki ses kayıtları biraz yankılı geldiği için onları anlamakta zorlanmamdı. Belki de işitme cihazı kullandığımdandır…

Çok kalabalık bir etkinlikti. İnsanlar karanlıkta gerçekten çok cesur oluyorlarmış, onu fark ettim. Kendilerini daha rahat ifade edebiliyorlar. Daha rahat, çekinmeden yorum yapabiliyorlar.

Katıldığım ikinci etkinlik Rezonans Grubunun konseriydi. Harikaydı! Konseri dinlerken sandalyemden kalkıp yavaş yavaş yanlarından geçerek taker taker seslerini dinlemek istedim. Özellikle insanl seslerinin çıkarabileceği tanımsız bir semfoniyi icra ederken… Belki de bu kez ben kendimi daha cüretkar hissetmiştim.

Genel olarak karanlık ortama giren bir sürü insan geri çıkmak istedi. Bazıları yer gösterenler tarafından yatıştırıldı; ama birkaç kişi ortamdan çıkmayı tercih etti. Çıkışta genel olarak de çok normal bir şekilde, konuşa gülüşe çıktılar. Korkuyla içeriye girenler bile yatıştırıldıklarına şükrediyorlardır muhtemelen.

Aslında keşke birkaç yerde bu tür etkinlikler yapan yerler olsa diye düşündüm. Karanlık bazen gerçekten özgürleştirici olabiliyor insanlar için.

Hiç görmeyen, karanlıkla ışığı ayırt dahi edemeyen ben bile, başkası beni görmeyecek diye düşünüp daha rahat hissettim kendimi.

 

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Eylem Yurtsever

13.08.1990′da İzmir’de doğdu. İlkokulu Aşık Veysel Görme Engelliler İlköğretim Okulu’nda, Liseyi Bornova Mustafa Kemal Lisesi’nde okudu. Lisede ilk olarak yabancı dil bölümünü bir yıl okuduktan sonra elde olmayan bazı aksilikler nedeniyle Türkçe sosyal bölümüne geçti. İlkokulda bir yıl boyunca İzmir Uğur Mumcu tiyatrosunda tiyatro eğitimi aldı. Eğitim alırken tiyatro öğretmeni tarafından yazmaya teşvik edildi. O zamanlar yazdıklarını beğenmediği için yazdıklarını yok ederek liseye kadar yazmaya ara verdi. Liseden itibaren yazdıklarını İnternet sitelerinde yayınlamaya başladı. Liseden bu yana yani 2005′ten 2012′ye kadar altı buçuk yıldır bir roman üzerinde çalışmakta. İlk olarak Ege Üniversitesi Radyo Televizyon sinema bölümünde bir yıl okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’na geçti. Radyo Televizyon Sinema bölümündeyken bir İnternet radyosu için bir güvercin eğiticisiyle, bir şair ve bir klarnet sanatçısıyla, Gülçiçek Kimya ve Sanayi adlı bir parfüm ve esans fabrikasıyla, körlerin aikido yapamayacağını savunan bir aikido hocasıyla ve ardından körlerin aikidoyu yapabileceklerini savunan bir hocayla röportaj yaparak karşıt görüşleri bir araya getirdi ve bizzat kıyasladı. İzmir’de bir grup görme engelli, bir grup gören öğrenci ile karma olarak Türkiye’de ilk defa bir aikido hocasının desteğiyle aikido öğrenmeye başladı. Uygun bir fırsatta aikido eğitimini sürdürmeyi planlamakta. Üniversite yıllarında engellilerin; otobüslerde durakların seslendirilmesi, ÖSYM sınavlarında sınavların engellilere uyarlanması için bazı sloganlar yazdı ve eylemlerin planlanmasına kendince destek verdi. Engelsiz Erişim Derneği’nin kurucularından biri. Şu günlerde okula bir yıl ara verip memuriyet sınavına girerek Manisa MEB’de memur olarak çalışıyor. Para kazanır kazanmaz çocukluğundan beri istediği şey olan bateri kursuna başladı ve yaklaşık sekiz aydır bateri çalıyor. Yapmaktan hoşlandığı şeyler: Amatörce parfüm yapmak, kitap okumak, yazı yazmak. 2013 Kasım ayında Dağ Medya'ya katıldı. Ve engelliler üzerine yazılar ve röportajlar hazırlamakta.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.