Bir İllüzyon Olarak Edebiyat Yarışmaları

Uğur Yanıkel

Ülkemizde uzun yıllardır edebiyat yarışmaları düzenleniyor. Genellikle bu yarışmaların, edebiyatımızdaki önemli isimlerin ‘anısını yaşatmak’ ya da ‘genç şairi teşvik etmek’ için oluşturulduğu söylenir. Ancak düşünüldüğünde ve irdelendiğinde bu iki söylemin de yalnızca ‘illüzyon’ olduğu anlaşılacaktır. İlk olarak ‘sanatçının anısını yaşatmak’ söylemi düzenlenen bu yarışmaları prestijli hâle getirmek için ortaya atılmaktadır. Ancak, geçmiş yarışmalarda yaşanan olaylar, değil sanatçının anısını yaşatmak, aksine sanatçının adını lekelemektedir. Herkesçe biliniyor artık; babanın seçici kurulda yer aldığı bir yarışmada oğulun, abinin seçiçi kurulda yer aldığı yarışmada kardeşin ödül aldığını, ödüle değer görülen eseri seçici kurulda yer alan bir kişinin hiç okumadığını… Neticede seçici kuruldaki kişilerin pozisyonları, tutumları ve ilişkileri düzenlenen bu yarışmaları şaibeli kılıyor. Aslında buradan şu sonuca varmak gerek: Edebiyat yarışmalarında eserler değil ilişki ağları ve çıkarlar ön planda tutulmaktadır. Elbette bu durum yalnızca edebiyatla sınırlı değil. Ressam İsmail Altınok’un, Bir Ressamın Notları kitabında anlattıkları bunu kanıtlar nitelikte: “…burjuva demokrasisi dönemine girilince, her alanda olduğu gibi resim alanında da açıkgöz ve fırsatçı ressamlar resim alanımızı ellerine geçirdiler. Özellikle bu sergilerdeki satış ve ödülleri kendi kişisel ve kümesel çıkarları doğrultusunda kullandılar. Önceleri ödülleri sıraya koydular, sonra kendilerine, daha sonra da öğrencilerine, oğullarına verdiler…”.

Şunu unutmamak gerekir ki hiç bir ödül, ödüle layık görülen eserden üstün değildir. Ancak ödüllendirme düzeneğinin sanatın içine entegre edilmesi bu durumu tersine çevirmiştir. Özellikle edebiyat alanında, okurun zihnine, ödüllü kitapların, ödül almamış diğer kitaplara nazaran daha ‘kaliteli’(!) olduğu mesajını vermeye çalışıyorlar. Ödüllü kitapların üstüne, okurun gözüne sokacak şekilde ‘bu kitap şu ödüllüdür’ yazması da bu sebeptendir. Oysa hiçbir ödül, eserler arasında hiyerarşi oluşturacak ‘yücelikte’ değildir, olamaz da.

Geri dönecek olursak, ikinci kötü numara olan ‘genç şairi teşvik etmek’ söyleminin de içi kesinlikle boştur. Düzenlenen bu yarışmalara yüzlere hatta binlere varan şair katılıyor.  Ancak yarışmayı görünürde ‘kazanan’ bir kişi oluyor. Bu durumda geriye kalan ‘teşvik edilmeyi bekleyen’ şairlerin ‘hevesi’ kırılmaktadır. Bana kalırsa genç şairin teşvik edilmeye ihtiyacı da yok. Bir şair, teşvik ya da destek beklemeden, yalnızca şiiriyle varolmayı ister.  Ayrıca yarışmayı ‘kazanan’ kişi hem ödülü almış oluyor hem de önemli şairlerin/yazarların istimar edilerek kendilerine itibar kazandırmış seçici kurulun lütfettiği itibarı kazanmış oluyor. Ancak bunlar o kişinin şairliğini ‘tescil’ler mi? Bir kişinin şairliğini, yazarlığını hangi kurum ya da kişi, hangi ölçütlerle ‘tescil’ edebilir? Kısacası, Zafer Yalçınpınar’ın da dediği gibi “Kazanan hep jüridir!”.

Son Olaylar: Dağlarca’nın Parsellenmesi ya da Şiir Emlâkçılığı

Bilindiği gibi ağustos ayında, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘anısını yaşatmak’ maksadıyla Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği ‘Birinci Fazıl Hüsnü Dağlarca Ödülü’ adında bir yarışmanın duyurusu yapıldı. Geçmiş edebiyat yarışmalardaki skandal düzeydeki olayları göz önünde bulunduracak olursak, bu durum ‘Fazıl Hüsnü Dağlarca’ adının parsellenmesi, istismar edilmesi demektir. Üvercinka Dergisi de 11. sayısında söz konusu şiir emlâkçılığı ile alakalı bir soruşturma hazırladı. Soruşturma sonrası, kimi kişiler çeşitli mecralarda edebiyat dışı konular üzerinden âdeta kara propaganda saldırısına başladı. Çünkü yöneltilen eleştirilere, aynı bağlamda karşı tez sunamayacak kadar haksızlar. Ayrıca düzenlenen bu yarışmayı meşru kılmak içinse kimi kişiler ‘Dağlarca vasiyet etmişti’ argümanını arkasına aldı. Ancak Dağlarca’nın vefatı ardından açıklanan noter tasdikli vasiyetinde böyle bir şey yer almıyor. Yarışmayı meşru kılmak için öne sürdükleri ‘vasiyet’ ise Dağlarca’nın hazırladığı bir taslaktan başka bir şey değil. Taslakta şöyle yazıyor: “…kiranın 5’te 2’si bir yıl eleştiriye, öteki yıl şiire verilecek…”. Belli ki Dağlarca bu fikirden vazgeçip vasiyetinden çıkarmış… Yaşanan tüm bu olaylara ve yöneltilen bunca eleştiriye rağmen edebiyat içerisindeki oligarşik yapı ödüllendirmeye, itibar dağıtmaya ve bu yüzden de itibar kazanmaya devam ediyor.


Peki Ne Yapmalı?

En başta, sanat, özelde edebiyat içerisine entegre edilmiş ödüllendirme sistemi tümden reddedilmeli. Bu bağlamda bireysel çabaların ve dağınık mücadele şeklinin kitlesel ve yekpare bir şekil alması önemli. Yani, ‘kötülük dayanışması’na karşı örgütlenilmeli! Çünkü, “birlikte güçlüyüz bölünürsek düşeriz”. Bu bütünlüğü sağladıktan sonra bu alandaki mücadele yalnızca ödüllendirme sistemiyle sınırlandırılmamalı ve tam bir sanat muhalefeti haline getirilmeli; söz konusu muhalefet kuramsal bağlamda gerçekleştirilmeli. Ayrıca günümüzde yayıncılık dünyasında hacim kazanmış çoğu yayınevi, gelen şiir dosyalarını değerlendirmiyor, yayımlamıyor. Bu durum şairin ödüle yönelmesine, sunî itibar peşinde koşmasına neden oluyor. Schopenhauer’in, ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine’ adlı kitabında da dediği gibi: “…Mevcut edebiyatımızın tümünün neredeyse yüzde doksanı halkın cebinden birkaç kuruş aşırmaktan başka bir hedef gözetmez ve bunu başarmak için yazar, yayımcı ve eleştirmen elbirliği edip güçlerini birleştirmişlerdir.“


Bunun önüne geçilmesi için bağımsız ve çıkar amacı olmayan yayınevleri desteklenmelidir. Günümüzde böyle bir politika izleyen yayınevi var mıdır, bilinmez. Ancak başka bir alternatif olarak yeni bir yayınevi kurulabilir. Tabiî tüm bunların oluşmasına zemin hazırlamak için çeşitli bağımsız forumlar, toplantılar düzenlenmeli. Aksi taktirde sanat ve özellikle edebiyat içerisinde bulunan iktisadi düzenek gittikçe despotlaşacaktır.

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir