Ankara Saldırısının Yasını Nasıl Tutmalıyız?

Psikiyatrist Profesör Kemal Sayar’a göre, Ankara’daki patlama toplumda travmaya yol açtı ve bunu iyileştirmenin yolu, eylem etrafındaki sis bulutunun dağıtılmasından geçiyor. Sayar, “Yasımızı da konuşarak, paylaşarak, dertleşerek tutmalıyız” diyor. Kemal Sayar’a, patlamanın toplum üzerinde yarattığı psikolojik  etiyi Al Jazeera’den Ayşe Karabat sordu.

Röportajdan bazı bölümler şöyle:

Ankara saldırısının yasını nasıl tutmalıyız?

Konuşarak, dertleşerek, paylaşarak. Kendimize bir suçlu öteki yaratmadan ve kurbanlığı üzerimizden hiç çıkmayacak bir deri haline getirmeden. Bizi çaresizliğe ve ümitsizliğe sevk etmek isteyen teröre inat, hayatı durdurmadan, aksatmadan. İnsan hayatının kutsiyetine duyduğumuz inancı ve bu topraklarda beraber gördüğümüz rüyaları daha da güçlendirerek. Bu süreçlerden güçlenerek çıkabilmemiz için bir toplumsal dayanışma duygusuna ihtiyacımız var. Deprem zamanlarında başardık, yine başarabiliriz.

Terör konusunda çalışan uzmanlar, yeni bir terör dalgası tanımı yapıyor, mümkün olduğu kadar çok insan öldürmeye dayalı bir tür bu. Buna ruhsal olarak nasıl direneceğiz?

Terör artık mümkün olduğunca çok insanda ruhsal hasar bırakmak istiyor. Böylece toplumu esir edebileceğini ve istediği istikamette yönlendirebileceğini düşünüyor. Bir umutsuzluk dalgası yaymak istiyor. Terör eylemini tamamlayan unsurun bizim tepkilerimiz olduğunu unutmayalım. Bizden saymadıklarımız öldüğünde ‘oh olsun!’ diyecek bir vicdansızlığın esiri olmamakla işe başlayabiliriz. İnsan hayatına kasteden her türlü şiddete karşı ahlâklı ve adaletli bir duruş geliştirerek devam ederiz. Neyi kaybettiğimizi hatırladığımız kadar, hâlâ neyi elimizde tuttuğumuzu da bilirsek elimizde kalanlar üzerine yeni bir dünya inşa edebiliriz. Terörün geleceğimizi, ümitlerimizi ve rüyalarımızı çalmasına izin vermemeliyiz. İşimize gücümüze, sosyal hayatımıza aşkla ve duyarlılıkla devam edebilmeliyiz.

Ankara saldırısından sonra ilk ruhsal müdahale anından başlayarak sosyal bir devletin üzerine düşenler nelerdir?

Açıklık ve şeffaflıkla kamuoyunu bilgilendirmek. Mağdurların yaralarını sarmak için seferber olmak, onların seslerini işitmek ve dertlerini dinlemek için istekli olmak. Travma konusunda deneyimli terapistleri mağdur insanlarımız için seferber etmek. En önemlisi de bu müessif olayın bir daha olmaması için âzamî gayret göstermek.

Siyasetçilere düşen sorumluluk nedir?

Türkiye siyasetine nüfuz etmiş bu aşırı çatışmacı ve tahkir edici dilden artık kurtulalım. Türkiye insanı siyasette çocuksu küslükleri, acıdan nemalanmaya çalışan hinlikleri sevmiyor, acılar üzerinden kimin nasıl politik hesaplar güttüğünü iyi okuyor. Siyasetçiler bu kadar acı bir olaydan sonra toplum önünde bir araya gelemeyeceklerse ne zaman gelecekler? İnsanlara bu umut ve ferahlığı verebilmenin başka bir zamanı yok. Siyaset agonistik bir siyasete dönüşmeli artık, tarafların birbirini bir düşman olarak değil sadece rakip olarak gördüğü ve birbirlerinin farklılıklarından ürkmedikleri bir siyasete. Terör mağduru insanlarımız Ankara’da veya Güneydoğu’da, hikayeleri olan, kanlı canlı birer insandır ve bir istatistik sayı değildirler. Tıpkı vahşi PKK teröründe toprağa verdiğimiz insanlarımız gibi, Ankara ve Suruç’ta kaybettiklerimiz de bu ülkenin bir parçasıdır. Ne o ne de diğeri, sadece bir istatistik sayıdan ibarettir. Siyaset acı içindeki insanımızın o biricik acısına ve onun müstesna haysiyetine kıymet verdiğini hissettirebilmeli.

Medyaya düşen sorumluluk nedir?

Medya insanların acısını araçsallaştırarak oradan kendine politik bir hedef devşirmemeli. Acıyı katmerlendirerek, aşırı dramatikleştirerek sunmaktan imtina etmeli. Hayatta kalanların umuda ihtiyacı vardır. Şeamet tellallığı medyanın işi olmamalı. Düşmanlığı körükleyen ve insanları birbirinden uzaklaştıran yayınlar, hele böylesi hassas dönemlerde, mercek altına alınmalı ve durdurulmalıdır. Terörün ekmeğine yağ sürmemeliyiz. Teröristi ve terörü romantikleştirerek anlattığınızda geride bıraktığı yıkımı, târumar ettiği hayatları önemsiz hale getirirsiniz. Sosyal paylaşım ağlarında da her birimiz dürtülerimizi kontrol etmeli ve sonrasında pişmanlık duyacağımız sözler etmemeliyiz. Mızrakları gömme zamanı bugün. Birlikte ağlayabilmek için, birbirimizin yüzüne de bakmayı başarabilmemiz gerekir.

Al Jazeera için kaleme aldığınız bir yazıda “Türkiye toplumunun acılara bakma ve onları kendi içinde hazmetme konusunda acemiliği var” demiştiniz. Bu acemiliğimiz neden hiç geçmiyor?

Unutmayı seçiyoruz. O kadar acılı bir coğrafya ki burası, herkesin bireysel veya aile öyküsünde o kadar örselenmeler var ki ancak unutarak var olabileceğimizi sanıyoruz. Bu bir ölçüde doğru zira unutmak da hatırlamak kadar etkin bir süreçtir. Geçmiş katlanılamaz yaşantımızın yoğunluğunu söndürerek veya silerek kişisel hikayemizi yeniden yazar. Bizi geçmişin edilgen kurbanları kılan bir hafızadan kurtulmak isteyebiliriz. Ancak geçmişi tümden silmek kimliğimizi de silmek anlamına gelebilir. Acıya yeterince bakmayı ve ondan bir şey öğrenmeyi başarabilirsek geleceği de daha güzel kurabiliriz. Başkasının nerede incindiğini bilirsek onu bir daha incitmemeyi şiar edinebiliriz. İşte tanıklık etmek bu anlamda önemli, başkasının acısına duygudaş ve tanık olmak ,’bir daha olmasına izin vermeyeceğim’ demektir bir bakıma.

Röportajın tamamını okumak için tıklayınız

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir