Adım adım sıfır büyümeye doğru?

Korkut Boratav – sendika.org

2009 krizinin en ağır şoku yerel seçimden önceki üç ay içinde yaşanmış, iki yıl önceki genel seçimde % 46,6 alan AKP, yerel seçimde % 38,3’te kalmıştı. Bugün ise Mart 2009’daki gibi sert bir küçülme değil, ekonomik durgunlaşmanın dağınık, “aheste beste” toplumsal yansımaları söz konusu

Seçim öncesinin son istatistikleri yayımlanıyor. 7 Haziran arifesindeki ekonomik ortamı değerlendirebili yoruz.

İki tablo kullanacağım. Birincisi Ocak-Mart 2014-2015 dönemlerini dış bağımlılık göstergeleri açısından karşılaştırıyor. İkinci tablo, ise halkın gönencini doğrudan etkileyen büyüme ve işsizlik bulgularını içeriyor.

Tablo 1’de 2014 ve 2015’in Ocak-Mart dönemleri için ekonominin dış dünyayla ilgili göstergeleri yer alıyor. Bir yandan kargaşa ve istikrarsızlık; bir yandan da sağlıksız bir süreklilik ortaya çıkıyor. Özetleyelim:

Garip belirsizlikler

2014’ün ilk üç ayında yabancı sermaye girişleri durmuş; bir yıl sonra 10 milyar dolara çıkmıştır.

“Ne güzel!” demekte acele etmeyin; zira Türkiyeli şirket, banka ve rantiyelerin ülke dışına aktardığı fonlar 3 misli artmış; 6,6 milyar dolara ulaşmıştır.

Sıcak para akımları, geçen yıl 8,2 milyar dolarlık giriş; bu yıl 2,3 milyar dolarlık net çıkış göstermiştir.

Bu çalkantı, dış borçlanmada iniş-çıkışlar ile telâfi edilmiştir: Geçen yıl ilk üç ayda 3,9 milyar dolar net borç ödemesi yapılmış; bu yıl 7,2 milyarlık borçlanma gerçekleşmiştir.

Bu kargaşa, Türkiye ile dünya ekonomisi arasındaki ilişkileri kronik bir istikrarsızlık içinde tutuyor. Bir yıl sonrasını öngörmek imkânsızlaşıyor.

Sağlıksız süreklilikler

AKP tutkunları, “tedirginliğe gerek yok; ödemeler dengesinin istikrarlı kalemleri de var” diye itiraz edebilirler. Onlara bakalım:

Cari işlem açığı fazla değişmemiş; 11,7 milyar dolardan, 10,9 milyara gerilemiştir. Ekonomi (aşağıda göstereceğim gibi) sıfır büyüme temposuna inerken dış açıkların değişmemesi hastalık belirtisidir.

Her iki yılın ilk üç ayında, yerli-yabancı, kayıtlı-kayıt dışı sermaye hareketlerinin toplamı, cari işlem açığının kabaca %60-66’sını karşılayabilmişt ir. Bu yüzden kapsanan altı ay içinde resmi rezervler erimiş; 8,5 milyar dolarlık azalma gerçekleşmiştir. (Rezervlerde “artı” işaret azalış anlamına gelir.) Rezervleri tüketerek seçim furyasını atlatma (Mustafa Sönmez’in yakıştırmasıyla “zuladan harcama”) yöntemi, iktisat politikası haline gelmiştir.

İki yılın altı ayı içinde toplam 8,5 milyar dolarlık esrarengiz, kayıt-dışı net para girişi gerçekleşmiştir. Kalıcı, sürekli hale gelen bu olgu hastalıklıdır.

“Kayıt dışı sermaye” mi? “Kara para” mı?

Burada bir nebze duralım ve kayıt-dışı sermaye hareketlerini sorgulayalım: Kaynağı nedir? Nerede kullanılmaktadır ?

Bu tatsız sorulara ödemeler dengesi tablolarını hazırlayan, yayımlayan TCMB mecburen muhatap oluyor. Bir yanıtlama çabası, Eylül-Kasım 2014 tarihli Ödemeler Dengesi Raporu’nda yer alıyor.

TCMB iki açıklama getirmeye çalışıyor: (1) Bu arıza (net hata/noksan kalemi) başka ülkelerde de önemi boyutlarda vardır. (2) Zaman içinde bunların bir bölümünü başka kalemlere yerleştiriyoruz. Ezcümle, “endişeye mahal yok…”

“Düzeltilmiş” haliyle dahi Türkiye’nin kayıt-dışı sermaye hareketleri tek yönlüdür; AKP sonrasında sistematik olarak “giriş” göstermiştir ve 29 milyar doları aşmıştır. TCMB bu kalemin döviz gelirlerine (ayrıca da milli gelire) oranlarını 2007-2014 yılları için rastgele seçildiği anlaşılan 19 ülkeyle karşılaştırıyor. Her yıl net giriş gösteren tek ülke Türkiye’dir ve döviz gelirlerine oranlandığında da ilk sıradadır.

Olayı başkaları yaratıyor; TCMB uzmanları ise boş yere açıklamaya çalışıyor. Ortadoğu’nun karanlık çevreleri ile siyasi iktidar arasındaki şaibeli ilişkiler dışlanarak bu olguya ışık tutulabilir mi? Suriye, Irak, Libya’daki İslamcı ayaklanmalarla bağlantılı kaynak, finansman akımlarının ne kadarı Türkiye’den geçiyor? Ödemeler dengesine ne kadarı, nasıl yansıyor? Bu olguları araştırmadan (örneğin) Japonya ile Türkiye’nin net hata/noksan kalemlerini karşılaştırmak abesle iştigal olmaktadır.

Adım adım sıfır büyümeye doğru?

Ocak-Mart 2015’te toplam sermaye girişleri, 12 ay öncesine göre %6,9 oranında artmıştır. (Tablo 1, satır 6) Bu artışın tümü Ocak’ta gerçekleşmiş; sonraki iki ayda net dış kaynak girişleri gerilemiştir. Yine de toplamdaki artış büyüme sürecinin devamını mümkün kılmıştır.

Fakat bir hayli ağır-aksak bir büyüme…

Tablo 2’ye bakalım. Sanayi üretimi, milli gelirin öncü göstergelerinin başında yer alır. Son iki yılın Ocak-Mart sanayi üretim endekslerinden hareket ederek milli gelirin dönemsel büyüme hızını tahmin edelim. (TÜİK aynı dönemin milli gelir tahminlerini seçimlerden sonra yayımlayacak.)

2014 Ocak-Mart’ta milli gelir %4,87, sanayi %5,69 oranlarında büyümüştür (Sütun 1). İki oran arasındaki esneklik katsayısı 0,856’dır. 2015’in ilk üç ayında sanayinin büyüme hızı yüzde 1,26’dır. Önceki yılın katsayısı milli gelir için yüzde 1,1 civarında bir büyüme tahmini ortaya çıkarıyor. Buna göre, 2015’in başlarında Türkiye ekonomisi kişi başına milli gelirde sıfır büyüme patikasına oturmuştur.

Sıfır büyüme, elbette, tüm toplumu etkileyecektir. En başta işsizlik artacaktır. Tablo 2, Ocak’ta açık işsizlik oranının 12 ay öncesine göre %10,5’ten %11,6’ya artmış olduğunu gösteriyor.

***

Sıfır büyüme, artan işsizlik, ücretlilerin tüketimini eriten fiyat artışları, emekçilerin düşen reel gelirleri… Seçimlere bu ekonomik ortamda giriyoruz. Sandıklara, sonuçlara yansır mı?

Hile, hurda sonuçları ne kadar etkileyecek? Bu olasılığı yurttaş örgütlenmeleri ne ölçüde frenleyecek; bilemiyoruz.

Bu olasılıklar bir yana, Mart 2009 yerel seçimlerini hatırlatalım. Ekonomik kriz birkaç ay önce patlak vermişti; en ağır şok Ocak-Mart 2009’da yaşandı. Üç aylık milli gelir önceki yıla göre %14,7 oranında geriledi.

İl Genel Meclisi seçimlerinde AKP’nin oy oranı %38,3’te kaldı. İki yıl önceki genel seçimdeki oy oranı %46,6 idi. Ekonomik etkenlere bağlı çarpıcı bir düşme…

Bugün ise Mart 2009’daki gibi sert bir küçülme değil, ekonomik durgunlaşmanın dağınık, “aheste beste” toplumsal yansımaları söz konusudur.

Belki de en önemlisi, gerici, İslamcı ideoloji sekiz yıl önce halk sınıflarına, bugünkü boyutlarda nüfuz etmemişti.

Bu nedenlerle, aydınlanmacı, ilerici, sol, sosyalist insanları, akımları, örgütleri uzun, sancılı, sabır gerektiren mücadele yılları bekliyor.

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir