Dersim soykırım yıldönümünde…

Yusuf Baran Beyi
*Araştırmacı Yazar

Seyid Rıza’yı tanımak

Seyid Rıza, 1915’te 30 bin Ermeni’nin Erzurum üzerinden Ermenistan topraklarına ulaşmasını sağlar. Bunun yanında Koçgiri katliamında kaçan Kürt Aleviler, Dersim dağlarına sığınarak kurtulurlar.

Rus işgali dönemi gelip çattığında Seyid Rıza, Osmanlı hükümetiyle anlaşma yapar. Böylece Seyid Rıza, 12 aşiretin en seçme silahlı adamlarını cepheye sürer. Rusların Dersim’e doğru ilerlemesinin önüne set çeker. 12 günlük bir saldırı planından sonra, Erzincan muhasara altına alınır. Böylece Erzincan kurtulur.

Sonrasını araştırmacı yazar Ahmet Kahraman’ın kitabında devam edelim.

“….Seyid Rıza, artık Osmanlıların nezdinde bir kurtarıcıydı. Alkışlanıyor, devletçe kutsanıyordu. Armağan, ünvan ve övgülere boğuluyordu, bir ‘fatih’ muamelesiyle taltif ediliyordu. Vatan ‘minnettardı’ ona…

Karabekir, Seyid’in üniformasını giymesine bizzat yardım ediyor, apoletlerini kendi elleriyle düzelttikten sonra, yakasına bir de, ‘memlekete üstün hizmetlerinin nişanesi’ olarak madalya takıyordu. Seyid Rıza, artık apoletli, nişanlı bir paşaydı…

Devletin, şükran ve minnet duygularının anlatımı bu kadarla da kalmıyor, Kara Kazım Paşa, Seyid Rıza’yı makam arabasına alıp, Erzurum’daki karargâhına götürüyor, izzet-i ikramlarla ağırlıyordu.

Seyid Rıza sonra törenlerle Dersim’e uğurlanıyordu. O, şimdi Dersim Generali unvanıyla bir başka efsaneydi.”(Ahmet Kahraman/Kürt İsyanları)

Rusların ilerlemesini canlarıyla ödeyen Dersim halkı, daha sonra ‘çıbanbaşı’ ilan edilerek imha edilir. Seyid Rıza’ya ‘derebey, şaki başı ve sergeder’ sıfatı verilerek, ne yazık ki asılır. Aynı ihanet, 23.11.1925 yılında Elazığ’da, Binbaşı Hasan Hayri Bey’in başına gelir. O gün Hasan Hayri Bey şunu diyecekti: “Ey Kürt Halkı! Bizden de ibret alın ve bilin ki, dünyadaki en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür.” (Cevdet Konak Hozat beld. Başk. Radikal İki : 27.11.2011)

Dersim’de isyan mı oldu yoksa bu katliam zaten olacak mıydı?

Dersim’de isyanın olmadığını yaşlıların anlatımında çok rahatlıkla görmek mümkündür. “Süngü ve Yara” adlı kitabım, bu tür açıklamalarla doludur.

O gün Dersim’de görev yapan subayların anlatımları var. Ben sadece Dersim harekâtında yer alan Albay Hulusi Yahyagil’in söylediklerine yer vereceğim.

“1938 yılında bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelimeyle; İMHA. Ama gerçek neden bu değildi. Gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir; ‘Canlı hiçbir şey bırakmayın’ şeklindeydi.” (Bakz. N. Şahinler: son şehitler.)

Bu rapor daha sonra Dersim halkının fermanına dönüşmüştür. Oysa aynı dönemde batı illerinde ve İçanadolu’da birçok (31) ayaklama olmuştur. Ancak bunların hiçbiri katliamla bastırılmamıştır.

‘Dersim vergi vermiyor, askere gitmiyor ve okumaya karşıdırlar’ yalanı.
 İşte belge:

“1936-37 yıllarında Tunceli’de belirlenen vergi ile tahsil edilen vergi rakamları birbirine yakındır. Bu rakamlar 1940’lı yıllarda devlet otoritesinin sağlandığı dönemlerle neredeyse aynıdır.” (C. Sahir Sıla. CHP Milletvekili Dersim Raporu)

– “Dersim soykırımını kim veya kimler yaptı?” sorusu, Dersim coğrafyasında adeta bir hayalet gibi dönüp dolaşıyor.

Deniliyor ki “Mustafa Kemal’in haberi olsaydı Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamı olmayacaktı” yalanıyla toplumu kandırmaya çalışıyorlar. Oysa yazılan ve çizilenler raporlar her şeyi ortaya koymaya yeter, artar bile.

1934 İskan Kanunu, 1935 Tunç-eli Kanunu ve 4 Mayıs 1937 tarihli Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu Kararı, bizzat Mustafa Kemal’in emriyle çıkarılmıştır. Bu karar ve kanunların altında Mustafa Kemal’in ıslak imzası vardır.

01 Kasım 1938’de, dönemin Başbakanı Celal Bayar’a Dersim soykırım başarısından dolayı tebrik mektubunu göndermiştir. Onlarca belge ve konuşmayı bulup yazabiliriz.

Seyid Rıza kan dökülmesini istemiyor. Mektuplar yazıyor. Mektuplarında katliam olmasın diye adeta yalvarıyor.

Seyid Rıza’nın 14.06.1933 tarihinde Elazığ Valisi’ne gönderdiği ilk mektup ise şu cümlelerle başlıyordu: “Hürmet ve tanzimle elerinizden öperim. Uğradığımız haksızlığın boyutlarını arz etmeye mecbur kaldım…” Buna benzer birçok mektup mevcuttur. Ancak imha kararı veren Cumhuriyet hükümeti soykırım kararını uygulayacaktı.

Seyid Rıza, 20.5.1937 tarihinde Alpdoğan Paşa’ya ise şöyle bir mektup yazıyor;

“Kan dursun yeter ki! Beni ve aşiretimi, Erzurum’a yollayın. Ya da hükümet benden şüphe ediyorsa Halep’e gideyim. Veyahut Türkistan’a geri gönderin.” Yer sorunu nedeniyle diğer mektupları buraya almayacağım.

 ‘M.Kemal, idamdan önce Seyid Rıza ile görüştü mü?’ sorusu artık sır olmaktan çıkıyor.*

Bu soru beni yıllarca meşgul etti. Onun için her baktığım belgede bunun cevabını aradım. Birçok belgeyi ve tanığın anlatımını yan yana koyduktan sonra, ancak gerçek bir sonuca vardım. Sözü fazla uzatmadan ilgili açıklamayı Bırcabelek dergisinde takip edelim;

“M. Kemal 12 Kasım 1937 günü Ankara’dan özel beyaz treni ile ‘Doğu Gezisi’ne başlar. İlk durağı Sivas’tır. 13 Kasım’da Sivas’ta bulunan M. Kemal, 14 Kasım’da Malatya’ya geçer. Malatya’da gerçekleştirdiği ziyaretlerin akabinde Saat 14.00’da Malatya’dan Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıkar…”

Konuya açıklık getiren ikinci belge Kemal Zeki Gençosman’ın** anlatımında yakalamak mümkün.

“…Rahmetli Atatürk Diyarbakır’a gidiyordu. Demiryolu gölün kıyısından geçer. Sabah serinliği idi. Hususi trenini durdurdu. Gölün kıyısına indi… …O sabah saatinde Atatürk’ün bu güzel su kenarında çocuklar gibi şendi yüzü. Hazar Gölü adını Atatürk Koydu”( Kemal Zeki Gençosman/Dünkü, Bugünkü, Yarınki ELAZIĞ Dergisi, 1974 Özel sayısı, s.20)

15. Kasım 1937, sabah saat 11 sıralarında Gölcük/Hazar gölün kenarında kahvaltı yapan M. Kemal, 14 Kasım 1937, saat 14’00’da Malatya’da hareket ettiğine göre, o gece nerdeydi? Tüm bu emareler M.Kemal’in o gece Elazığ tren garında olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.

Yapılan görüşmede M.Kemal “Şayet benden af dilersen, seni ve arkadaşlarını idam etmem.” deyince Seyid Rıza, “Ben suçlu değilim ki af dileyim.” M.Kemal görevliye eliyle işaret ederek “alın götürün” deyince görevli, Seyid’in koluna girerek kapıya doğru ilerlerken Seyid Rıza, geri dönüp; “Ben sizin hile ve yalanlarınızla baş edemedim bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun”*** diyecekti. Şayet Seyid Rıza özür dileseydi itibarsızlaştırılacaktı. O sabah gazetelerde “Şaki başı/Sergeder Ata’nın ayaklarına kapılıp af diledi” diye manşetler atılacaktı.

*Bu iddiayı 2013 Kasım’da Seyid Rıza’nın idam ve 2014 Mayıs’ında Dersim’de soykırım yıldönümünde basınla paylaşmıştım.

**Kemal Zeki Gençosman: gazeteci yazar, Elazığlı (1914-1982) Ankara Hukuk’u bitirmiş. Ulus, Dünya ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışmış, İsviçre’de basın ataşeliği yapmış, sadık bir Kemalist’tir.

***Dersim sözlü tarihi ve basında yayınlanan belgelerde.

 

Dersim halkı, Seyid Rıza’nın mezar yerini öğrenmek istiyor. Ancak aradan 78 yıl geçmesine rağmen Seyid Rıza’nın mezar yeri sırrını koruyor.

Sebebi herhalde kırmızı kitapta yazılıdır. Kendi kutsallarına hassasiyet gösteren hükümet ve devlet, nasıl ki Kürtlerin varlığını ve dilini yok sayıyorsa, aynı şekilde hassasiyetlerini de göz ardı ediyor. Kürtlerin ölülerinden korkan Türk devleti, artık yaptığı katliamlarla yüzleşip, gereken adımları atmalıdır. Bunun adı Ermeni soykırımıdır, Rum, Süryani-Keldani, Kürt katliamıdır ya da Dersim soykırımıdır pek fark etmez. Onun için Türk yetkilileri kanla yazdıkları tarihle, bir an önce yüzleşmelidirler. Kutsallarımızın mezar yerlerini göstermekten korkan bir zihniyet “Kürt sorununu çözüyorum.” diyorsa, biliniz ki bu büyük bir yalandır.

Bu hüzün ve ibret dolu anlatıdan sonra, Seyid Rıza’nın anısına yazmış olduğum şiire söz vererek bitirmek istiyorum.

Yazılan yazgının miadı dolmuştu/ Tanrı, Tanrı’ları olmaktan çıkıp, Melkemot’u olmuştu bu kavmin!/ Yezit Yusuf Baran Bey’in akıttığı kan söndürmüştü Zerdüşt’ün kutsal ateşini/ Yarılıyordu-yıkılıyordu!/ Munzur’dan Düzgün Baba’ya, bin bir tılsımla döşenen yollar./ Safran rengine büründü gece/ Ve bir an feri söndü gözlerimin/ Zulmün hançeri saplandı yürek biçare!/ Tene dokundu ip, ah! Dedi dağ ve gül/ Ay şavkı ne ki/ gün sıcağı ne ki/ Zerdüşt’ün kutsal ateşidir anlımızdaki.

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir