Veganizm ve Siyasi Ötelemeleri – Can Başkent

Veganizm, son zamanlarda üzerine yayınlanan kitaplar ve çevirilerle (Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi, Zülâl Kalkandelen – Can Başkent, Propaganda Yayınları, 2013 ve Etin Cinsel Politikası, Carol J. Adams, Ayrıntı Yayınları, 2013)  sosyopolitik sahamıza ürkek adımlarla giriyor. Bu ürkeklik, öte yandan, veganizmin kimi önemli siyasi ötelemelerini görmemizi engelleyebiliyor. Bir yandan ana akım siyaset tarafından ciddiye alınmamaya alışmış siyasi ve sosyolojik bir akım, bir yandan da bu ürkekliği hiç de çağrıştırmayan ciddiyetteki kapsamı düşünüldüğünde, genel geçer siyasi alışkanlıklarımız ve geleneklerimiz ürkeklik ve mütevazilik tarafını seçerek veganizmin siyasi ötelemeri üzerine gerekli tefekkürü sarfetmemiş, bırakın tefekkürü ilgiyi ve saygıyı göstermemiştir. Bu yazıda, ihmal edilegelen diğer yaklaşımı seçecek ve vegan siyasetin ilk etapta akla gelmeyebilen siyasi ötelemelerini tartışacağız. Bu tartışmada, yerel öğelere ağırlık verecek, bilhassa içinde yaşadığımız toplumun gerek gelenekleri gerekse eğilimlerini göz önüne alarak, veganizmin sol ve sağ spektrumda yer alan ideolojilerdeki yerini irdeleyeceğiz. Bunu da adım adım yapacak, veganizmin kimi önemli sosyopolitik ötelemelerini madde madde inceleyeceğiz.

 
1. Hayvan Hakları ve Bireylik Alışageldiğimiz siyaset, insan hakları meselesini ele aldığında, bu hakların çerçevesine ve kapsamına yoğunlaşır, mesaisini kime hangi hakların ne kadar verilmesi gerektiği tartışmasına adar. Öte yandan veganizm söz konusu olunca tartışmanın önemli bir boyutu, hak verilmesi düşünülenlerin, yani insan olmayan hayvanların, haklar zemininde birey olup olmadığıdır. Ancak sonrasında, hayvanların bu hakların ne kadarına ne zaman haiz olduğu tartışılabilir. Fark edilecektir, bu tanıdık bir dizgedir, tarihte bu tartışmanın benzerleri de, yüzeysel bakarsak, mevcuttur. Siyah özgürlük hareketinden tutun da, kadınlara oy ve mülkiyet hakkı, benzer zorlukları aşmıştır. 19. yüzyılın başlarında, ciddi ciddi siyahların “ne kadar” insan olduğu, kadınların “mirası ne kadar hak ettiği” aklı başında insanlar tarafından tartışılıyordu.
 
Fakat, hayvan hakları meselesinde iş değişiyor. Zira, siyahların insan olup haklara haiz olması tartışmasından çok daha zor bir meseledir bu. Çünkü hayvanların kimi hakları varsa, bu hakları talep etmedikleri, edemedikleri halde, bizim bu hakların ne olduğuna nasıl karar verebileceğimiz, bu hakları nasıl sunacağımız, onların bu hakları nasıl kullanacakları, itiraz ve yaptırım hakları gibi konular önemli tartışma noktaları olacaktır. Bundan daha da önemlisi, hayvanların hakları olduğunu söylemek, onların bir tür birey (person) olduğunu, hukuki tanınırlıkları olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. Her ne kadar kendi haklarını savunamasalar da, tıpkı sırf dava açamayacağı için küçük bir çocuğu suistimal etmek vicdana sığmayan bir durumsa (zira çocuk “adına” hukuki işlemi başlatan birileri vardır ve olacaktır), o halde, benzer şekilde, hayvanların da kamusal bir korumaya ve hukuki temsile ihtiyacı olduğu sonucu ortaya çıkacaktır.
 
Hayvanların hukuki temsili ve korumayı hak eden bireyler olup olmadığı tartışması eğer uçuk geliyorsa, felsefe çevrelerinde son zamanlarda heyecanla tartışılagelen, yapay zeka ve bilgisayarın hukuki bireyliği tartışmalarını anımsatayım.
 
Şu bilinen örneği ele alalım. 1980’lerde ABD’de üretilen bir radyoterapi cihazı, Therac-25, bilgisayar sistemindeki bir kodlama hatası yüzünden aşırı dozda radyasyon vererek birkaç hastanın ölümüne yol açmıştır. Hata, operatör hatası değildir. Cihazı kullanan teknisyen yanlış tuşlara basıp, yanlış ayarla makineyi çalıştırmış değildir. Hata, cihazın bilgisayar aksamındaki programda yer alan bir “kod hatasıdır”.
 
Bilgisayar bilimleri kuramının en önemli teoremlerinden birini anımsamadan, bu sorunu analiz etmek mümkün değil. İşin teorisine göre, bir bilgisayar programında, kuramsal olarak, var olan tüm “bugları” bulmak mümkün değildir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir bilgisayar programında bug olup olmadığı sorusuna kesin yanıt verecek bir matematiksel yöntem yoktur. Henüz bulunamamıştır, demiyorum. Böyle bir yöntemin olamayacağı söylüyorum, Yani, verili her program ve her input/girdi için bir programın çalışacağının ya da çökeceğinin tesbitini bütüncül ve kesin olarak yapmak matematiksel olarak imkansızdır.
 
Bu ne demek? Şu demek: bilgisayar programındaki bug’lardan, sonuçları ne olursa olsun, programcıyı, analizciyi ne kadar sorumlu tutacağımız o kadar da aşikar bir mesele değildir. Zira konu bilgisayar programlarına gelince, bu sorumluluk reddi yaygın yöntemdir (meraklısı, oturup yazılımların kullanıcı şartlarını ve sözleşmelerini okuyabilir). Bu hukuki sorumsuzluğun ciddi kuramsal ve matematiksel temelleri vardır.
 
Dolayısıyla, bu “kazalardan” yazılımcıyı tamamen sorumlu tutamıyorsak, sorumluluğun bir kısmını bilgisayara ve programa veriyoruz demektir. Bu nedenle, cezai bir müeyyede olarak, programcıyı değil, programın kendisini cezalandırmak mümkün ve mantıklı bir yaklaşımdır, kulağa komik gelse de. Bir robot kazayla sizi yaralarsa, bu hatanın belki bir kısmı mühendiste ve programcıda, bir kısmı da robotun kendisinde olacaktır, bu mantıka göre.
 
Bu düşünce dizgesinin benzerini hayvan hakları meselesinde de görüyoruz. Komşunun çocuğuna saldıran köpeklerin “idam” edilmesi, acaba idam-karşıtı insan hakları savunucularını ne kadar ilgilendirir? Madem, insana olduğu gibi, insan olmayan hayvana işkence de bir “suçtur”, işkencecilerine benzer cezalar mı verilmelidir? İşkencenin vehametini anlamada eğer acı ve aşağılamaysa kriter, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde hayvanlara dönük işkencede de mağdurların gerek fiziksel gerek psikolojik olarak benzer acıyı çektiği tartışma kabül etmez bir gerçektir. Daha da ileri gidecekseniz, attığın tokat sırf canımı yakmadı diye, kabul edilebilir midir? Sırf atlar şikayet etmiyor, uysallıklarından ve belki de depresyonlarından dolayı şaha kalkıp direnmiyorlarsa, faytona binmek mübah mıdır? Sırf proleterler gerektiği kadar kuvvetli seslerini çıkarmıyor diye, bu iktisadi düzeni sürdürmek ne kadar kabul edilebilir?
 
Kuşkusuz, hayvanların hukuki ve siyasi bireyliği onlara, söylemesi bile afaki, her siyasi hakkı vermez. Oy ve emeklilik hakkının hayvanlara verilmesi söz konusu değildir (polise ve engellilere hizmete eden köpekler gibi istisnalar ayrı muameleyi hak eder). Ancak, örneğin, hayvanlara barınma ve yiyecek hakkının ne kadar verileceği ciddi bir tartışmadır (sokak köpeklerini düşünün), özellikle odağımızı ev-hayvanlarından çıkarıp genişlettiğimizde (hayvanat bahçelerinin ahlaki meselesini düşünün).
 
Bu, yazının başında değindiğim “hakların çerçevesini belirleme” sorunudur, bu yazıda bu çerçevenin kapsamını belirlemek için çaba sarfetmeyeceğiz. Bu tartışmadan daha önemlisi, evvela insan olmayan hayvanların hukuki bireyliğinin tanınmasıdır. Zira, bu kabul altında hareket ediliğinde, hayvan haklarını anlamak ve tanımlamak daha kolay ve net olacaktır.
 
Hayvanların birey olarak tanınmasının en önemli ve zaruri sonucu, onların etini yemenin, derisini giymenin ve zevk için öldürülmelerinin kriminalize edilmesidir. Malumunuz, Türkiye’de bile, eğer komşunuz, sizin köpeğinizi zehirlerse ceza alabilmektedir. Kabul, elbette cinayet cezası almamaktadır, almasına da gerek yoktur belki, ama yine bu bir suçtur ahlaki ve hukuki olarak. Ancak, aynı suç, komşunuz iskender kebap yediğinde işlenmemektedir. Neden?
 
Bunun nedeni, hayvanın sahibinin duygusal bir mülkü olarak tanımlanması ve anlaşılmasıdır. Bu nedenle, örneğin, köpeğimi zehirlerseniz pencerimi kırmaktan daha fazla ceza alırsınız. Benzer şekilde, çiftçi de kendi elleriyle yetiştirip sattığı koyunu ve ineği yemenizi ister, zira bu koyun ve inek sahibinin duygusal mülkü olarak görülmez. Fakat aynı çiftçi, çoban köpeğini parasını verip yemek istediğinizde sert bir tepki gösterebilir. Altını çizmekte fayda var, bu, hayvanların hukuki olarak bireyliğini tanımayan bir prosedürdür. Hayvan, sahibiyle tanımlanır (koruma altındaki türler gibi istisnalar dışında). Suç, hayvandan çok, hayvanın sahibine dönük bir ihlal olarak algılanır. Hatta, suç çok spesifiktir, mezbahalara uygulanmaz. Şikayet edeni yoksa, kamu davası genellikle açılmaz. Dolayısıyla, bu çerçevede, genel geçer siyasette hayvan hakları denen şey, hayvanı olan insanların hak ve yükümlülükleridir.
 
Doğmamış fetüsün, aklı yerinde olmayan bireyin, insan olmayan hayvanın hukuki bireyliğinin nerede başlayıp nerede bittiği, tıpkı kadınların, erkeklerin, eşcinsellerin, “diğer” ırkların, mültecilerin, çocukların, soyluların, kralların, bilgisayar programcılarının, askerlerin haklarının nerede başlayıp nerede bittiği tartışması kadar önemlidir. Bu tartışmaların önemli bir kısmı, hakların nerede “bittiğiyle” ilgilenir: asker, savaşta adam öldürebilir, ama sivilde öldüremez, çocukken yaptığınız birçok şeyi büyüyünce yapamazsınız. Fakat, fetüs haklarında olduğu gibi, hayvan haklarında da mesele bu hakların nerede başladığıyla da ilgilidir. Bu tartışmayı yukarıda değindiğimiz birkaç bağlamda ele almak, karşılaştırmalı hukuk ve siyasetin artık ihmal etmemesi gereken bir saha olarak aciliyetini korumaktadır.
 
2. Etoburluk ve Kamu Sağlığı Kamusal alanda, parklarda lokantalarda sigaranın yasaklanması büyük bir siyasi zaferdir. Kuşkusuz, tütün ekiminin yasaklanmasını tartışmak için henüz erken, farkındayım, ancak yine de sigarayla et-yemeye aynı muamalenin yapılması gerektiğini tartışmanın vakti geldi de geçiyor.
 
Sigara yasağının kritik noktası, bireyin kendisine zarar vermesi değil, çevresine  zarar vermesidir, hatta alkol yasakları da benzer şekilde gerekçelendirilmiştir. Peki et yemek başkalarına zarar verir mi? Bu soruya “hayır” yanıtını vermek, yenen hayvanların “başkası” olmadığını, birey olmadığını kabül etmek anlamına gelirken, “evet” yanıtını vermek de onların bireyliğini onaylamak anlamına gelecektir. Kuşkusuz bu bireysellik tartışmasının, sadece hukuki değil ahlaki boyutu da vardır. İhtiyacımız olmadığı halde, Eskimo veya Berberi değilsek eğer örneğin, bir hayvanın “etinden ve sütünden faydalanma” mecburiyetimiz yoktur. Bu keyfiliğin ahlaki ötelemeleri apayrı bir tartışmanın konusudur, siyasi önermeleri tartıştığımız bu yazının çerçevesine şimdilik girmemektedir.
 
Ancak meselenin asıl merkezi boyutu, eti için kesilen hayvanın, diğer olası haklarını bir kenara bırakalım, işkenceyle öldürülmeme hakkı olup olmadığı tartışmasıdır. Bununla beraber, et yemenin insan sağlığına verdiği zarar tartışmasına hiç girmeden, kamu sağlığı bağlamında, hayvanların da bu kamusal alanın ve hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, et yemeyi sınırlandırmak ve hatta kriminalize etmek, et-yemeyi tıpkı nefret cinayetleri gibi ağır suç kademesine yükselecektir. Nasıl çocuklara sigara ve alkol satmak ahlaki bir suç olarak görülürse, çocuklara en azından kokoreç ikram etmek de benzer şekilde algılanmalıdır. Bu siyaseten cesur ve uçuk ve hatta devrimci bir önermedir.
 
Buna “toplumun hazır olmadığının”, geleneklerin ve özellikle dinin bunun önünde bir engel olduğunun, sol düşüncenin radikal uçlarında dahi bu düşüncenin pek popüler olmadığının ve hatta yer yer ayıplandığının, dışlandığının farkındayım. Sıradan popülist argümanların, pek de saygıyı hak etmeyen bir jargonla, “halkımızın ete aç” olduğunu haykırmasını ben, nedense, “halkımız havyara aç” diyen bir Marie Antoinette’çilik olarak okuyorum.
 
Veganizme dair sosyopolitik şaşkınlığın meselenin düşünsel boyutunu değiştirmeyeceğinin de gayet tabii farkındayım. Nasıl, kız ve erkek yurtları birleştirilsin talebiyle Paris banliyölerinde başlayan ’68 hareketi, bu memlekete geldiğinde bu özgürlükçü boyutunu kaybettiyse, toplumun hazır olmadığı bahanesi, bizleri muhafazakar ve tutucu bir toplumunda yaşamaya, bu yaşamı bezgin bir şekilde kabüllenmeye mahkum ediyorsa; benzer şekilde, hayvanın bireyselliği tartışmalarını ihmal etmek, sözcüğün anlamı olarak dahi, hayvanların hukuki ve siyasi bireyliği tartışmasının siyasi literatürümüzden ve dimağımızdan “eksik olduğu”, “yok sayıldığı” anlamına gelecektir. Eğer, sol mazlumların sesiyse, eh, tartışılmaz bir şekilde eti veya derisi için öldürülen hayvan da bir mazlumsa ve eğer sol bu mazlumiyeti tanımıyorsa, buna ezilenlerin dostu sol demek pek mümkün değildir.
 
Bu konuya aşina sol/yeşil hareketler de yok değil elbet. Fakat, bu sol siyasetin de hayvancılık sektörünü sübvansiye ederek desteklemekle, tavukların kafes hacmini ölçmek arasında sıkıştığını, meselenin ana belitlerini kavramaktan ziyade, işi reformist bir popülizmine çektiğini görmek mümkündür. Kuşkusuz, idamlık tutsakların cezaevi koşulları önemlidir. Ancak, idama karşı çıkmazsanız eğer, cezaevi koşullarına dair önerdiğiniz reformlar inandırıcı ve samimi olmaktan uzak olacaktır.
 
Devletin kamu sağlığı bahanesiyle bireylere müdahalesini ya da yeni bir toplum mühendisliğini Kropotkin 2.0 edasıyla savunuyor değilim. Kimseye neyi ne zaman nasıl yemesi gerektiğini söylüyor değilim. Mesele, beyaz ekmek yerine, kepekli ekmek yenmeli tartışması, yani sadece insanın kendi sağlığı için neyi ne kadar yemeli tartışması da değildir, dikkat ediniz. Mesele, günümüz toplumunda, damak tadı ve gelenekler (ve bunlara bağlı ekonomik döngü) nedeniyle insan olmayan hayvanların yaşam hakkını ihlal etme hoyratlığımızın siyaseten (ve ahlaken ve vicdanen ve hukuken) meşru olmadığıdır. Bu minvalde tartışma, toplumun ve kamunun, devleti kullanarak ya da değil, kendi özgürlüklerini, hayvanıyla ve insanıyla, kendi yaşamsal haklarını savunmasıdır. Eğer, hayvanlar da, belki kimi kısıtlı haklarla, bu toplumun ve ekosferin bir parçasıysa, onların haklarının, en başta yaşam haklarının ihlal edilmesi, sadece onları değil bu ekosferin ve politosferin her üyesini ilgilendirir.
 
3. Burjuva Kültürü Yeniden Tanımlamak Beğensek de beğenmesek de burjuva sınıfının sosyal yapıda (geçici) öncü bir rolü bulunmaktadır. “Yine bir gün ben Karayiplerdeyken…” öykülerinin ötesinde, bu memleketin en büyük film ve müzik festivalleri, modern sanat müzesi bu burjuvazinin bir ürünüdür. Aynı burjuvazi safarileriyle, fildişi tuşlu piyanolarıyla, havyarları ve kaz ciğerleriyle de ünlüdür.
 
Dolayısıyla, insan olmayan hayvanların bireyliğini kabul etmek, burjuva kültürün öncü yönlerini tekrar tanımlayacaktır. Bu da üç Michelin yıldızlı vegan lokantalara, vegan haute couture’a, en lezzetli etsiz hamburger yarışmalarına, vegan köpek mamalarına yol açacaktır şüphesiz. Hatta, bu aşamaya nisbeten yaklaşıldığını söyleyebiliriz Batı’da. Paris’teki üç yıldızlı L’Arpage lokantasının asgari ücrete denk meblağa vegan/vejetaryen öğle yemeği servisi yapması, Stella McCartney’in moda evi, annesi rahmetli Linda’nın vejetaryen hazır gıda şirketi gibi girişimler genel kabul görmüştür burjuva çevrelerde.
 
Burjuvazinin vegan siyaseti ilgilendiren önemli boyutlarından biri, yüksek mutfağı (haute cuisine) veganlaştırmasıdır. Bu sürecin bu yazı kapsamına giren birkaç önemli boyutu var.
 
Gündelik hayat siyaseti çerçevesinde, bunun kamusal yaşam alanlarını yenilemede önemli bir rol oynayacağını görmek zor değil. Bu sayede, bir, lokantada bir şeyler atıştırmak istediğinizde, kebap/pide döngüsüyle, tatminkar olmayan zeytinyağlı mezeler arasında sıkışmak zorunda kalmayabilirsiniz. İki, Osmanlı Mutfağı’nın kayıp vegan lezzetlerini bir arkeolog gibi keşfe başlayabilisiniz. Üç, hemen her bitkinin farklı farklı pişirme şeklini öğrenebilir, farklı kültür ve mutfakların bitkilerle kurdukları ilişkileri anlayarak, o kültürlerin antropolojisini birincil elden, eğlenceli bir pedagojiyle anlayabilirisiniz. Özetle, vegan siyasetin toplu yeniden şekillendirme rolü, tanımına içkin bir şekilde, insanların günlük beslenmesiyle kendini gerçekleştirir. Bu da gündelik siyasetin önemli sacayaklarındandır.
 
Bu anlamda, gerek göçmen kültürlerin itelemesiyle, gerek burjuvazinin merakıyla yemek kültürlerinin kaynaşması ilginç bir sosyopolitik labaratuvar oluşturmaktadır. Benzer şekilde etnik mutfakların vegan öğelerini eşeleme, kültürlerin geçmişleriyle barışmasında, kulağa hayalperestçe gelse de, önemli bir öğedir. Damak zevkimize yansıyan Yahudi, Rum, Ermeni, Arap ve benzeri lezzetlerin izini sürmek, kendisini geçmişini inkar üzerinen kuran bir rejimi insanileştirmede önemli bir aşama olarak görülebilir. Keza, tıpkı etimolojinin, “sözcüklerin soyacağını” takip etmenin verdiği entelektüel zevkin aynı anda kültürel bir tarih olarak okunabileceği gerçeği gibi, tatların ve yemeklerin sınırları nasıl aşıp göçtüğü heyecan verici bir alandır. Benim buna dair sunabileceğim başlıca örnek “mantı”dır. Mantımsı yiyecekler, yani içine bir şeyler doldurularak türlü yöntemlerle pişirilen, bir iki lokma büyüklüğündeki hamur bohçalar, toplumların ortak noktalarını ve farklılaşmalarını lezzetli bir şekilde anlatmaktadır. Türkiye coğrafyasının türlü türlü mantıları, Hintlilerin samosa’sı, Nepallilerin momo’su, İtalyanların ravioli ve tortillası, Polonyalıların pierogisi, Çinlilerin wonton’u, Kore’nin mandu’su, yemek arkeolojisi ve antropolojisi olarak incelendiğinde heyecan vericidir. Benzer şekilde Portekizle aynı adı taşıyan portakalın, Yeni Dünya’dan göçen domatesin ve patatesin kültürlerin damak zevkini nasıl bu kadar hızlıca değiştirdiği siyasi anlamda da önemlidir. Değişen sadece ticaret yolları değil, bütün bir kıtanın kültürü olmuştur.
 
Burjuva kültürün öncü rolü, bilhassa burada kendini gösterebilmektedir. Örneğin, İstanbul’da düzgün ravioli ve mandu yemek için burjuvaya yakın bir ekonomik seviyede olmak ya da işin epey bir meraklısı olmak lazımdır. Benzer şekilde, ismini bile hatırlamadığım meyvenin limon keseciklerine benzer meyvelerinden müteşekkil bir turp sosunu bulup yemek zordur, mesele sadece parası değil, bu kültüre aidiyettir.
 
Degüstatif kültürün gelişmesi elbette hane halkını da etkileyecektir. Bunun siyasi boyutunu görmek zor değil. Ev ekonomisinin, mercimekçi teyze Ayşe Baysal’ı anımsayalım, karnıyarığı kıymalı değil de mercimekle yapmaya başlar hale gelmesi, az buz bir devrim değildir. Burjuvazinin bu meselede, küçük de olsa, bir rolü olabileceği tahmin edilebilir.
 
Kaldı ki, bu burjuva kültürün diğer bir yansıması ve belki de antitezi, geleneksel bağlamda, annelerin devrimci rolünü vurgulanmasıdır. Bu anlamda çalışan sınıfın, emekçilerin ve annelerin kendini burjuva kültürün doğruları ve eğilimleri üzerinden tanımlaması vegan mutfak bağlamında çekici ötelemelere sahiptir. Burun kıvrılan sebzelerin iade-i itibara uğraması (kerevizden neler neler yapılıyormuş?), mercimekli karnıyarığın kimi modifikasyonlarla kendini yüksek sınıfa terfi ettirmesi (maş fasülyesiyle de güzel oluyormuş bu meret!), proleter sınıfın kendini tanımlamasında, kendine güvenini yeniden teşkil etmesinde, biraz hayalperestçe olacak gene de, pay sahibi olabilir. Bu, yemek kültürünün siyasi gündemi şekillendirmekteki rolü bağlamında önemlidir.
 
4. Veganizm ve Sağ Siyaset Veganizmin siyasetle ilişkisinde en sorunlu olduğu sahalardan biri sağ siyasettir, bu nedenle bu ilişki üzerinde yeniden ve derinden düşünülmelidir. Bunun iki önemli nedeni var. Birincisi, özellikle ABD siyasetinde (Tea Party de yer yer dahil olmak üzere) liberterler tarafından, aslında gayet özgürlükçü bir siyaset imkanının sağ kulvarda yer almasıdır. Köklerini Stuart Mill’ci, Bentham’cı bir gelenekten alan, ama, kimi geleneksel nedenlerle sağ spektrumda yer alan “özgürlükçü siyaset”, vegan siyaset açısından, gelenekselci çoğunlukla köprü kurabilmesi, onlara ulaşılması açısından çok önemlidir. Basitçe ifade etmek gerekirse, Texas’taki ranger’lara, Obama’nın değil de Ron Paul’un veganizmi savunması, tuhaf bir analoji kurduğumun farkındayım, daha gerçekçidir. Bu nedenle, veganizmin liberter sağ siyaseti işgal etmeye çalışması, gerek hayvan hakları gerekse güncel siyaset açısından şaşırtıcı sonuçlara gebedir, bunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca, belki yine sadece ABD özelinde, liberter sağ siyasetin Cumhuriyetçiler üzerindeki etkisinin aslında liberalizmden gelmesi, bu liberalizminde hayvancılık sektörüne devlet müdahalesini ve teşviklerini desteklememesi gerektiği düşünüldüğünde, vegan siyasetin bu minvalde liberterleri desteklemesi, kuramsal olarak en azından, gerçekçi bir stratejidir.
 
Veganizmin en meşhur argümanlarından biri, çıtlattığım bu iktisadi argümandır. Bu argümana göre, eğer devlet teşvikleri olmasa, fast-food’cularda nisbeten ucuza satılan hamburgerlerin fiyatları astronomik meblağlara ulaşacaktır. Dolayısıyla, aslında fiyatları manüpüle etme günahının faturası kapitalizme değil, devletçi kapitalizme, devleti ele geçirmiş kapitalizme kesilmelidir. Madem, devletin ekonomiden tamamen çıkmasını savunanlar da liberterlerdir ve madem devlet teşviklerini, müdahalelerini kestiğinde etin fiyatı ateş pahası olacaktır, vegan siyaset neden o halde liberterleri desteklemesin? Özetle, veganizmin sağ siyasetle ilişkisi, biraz tebessümle yazıyorum, gerek daha adil bir kapitalizm, gerekse muhafazakar kitleyle sağlıklı bir iletişim köprüsü kurabilmek için gereklidir. Bu minvalde, sırtını sağa dönmeyen, çok daha kapsayıcı, insancıl ve hoşgörülü bir siyaset imkanı sunmaktadır vegan siyaset. Kuşkusuz, bu topraklarda alışık olmadığımız bir proje bu.
 
Fakat, meselenin yerele izdüşümü sanıldığı kadar da uçuk olmayacaktır. Zira, gelenekselciliği şekillendirmede ve okumada, sağ siyasetin nirengi noktalarını yeniden şekillendirmede de vegan siyaset bir rol oynayacaktır. Osmanlı mutfağını da, geleneksel erkekliği de vegan siyaset, zararsız hale getirebilir, yer yer bunların modernizm sürecine girmelerine katkı sunabilir. Bunun potansiyelinin mümkünatını yukarıdaki parametrelerle anlattım, tekrar etmeyeyim. Bu projenin uzun vadeli amaçlarından biri, kuşkusuz, erkekliğin kebap dürüm yeme kapasitesiyle tanımlanmasına da, Osmanlı mutfağının sadece birtakım kebaplarla tanımlanagelir olmasına bir son vermektir.
 
Liberal ekonomilerin veganizm tarafından, yukarıda değindiğim pahalı hamburger örneğini anımsayın, ne kadar destekleneceği yerel siyasette zorlayıcı bir konudur. Her ne kadar liberalizm ve liberterizm tandanslı vegan siyaset, hayvan ürünleri piyasasının kendi parametreleri ve fiyat politikalarıyla başbaşa bırakıp, et piyasasının ekonomik olarak sürdürülemez ve (sağlığı tehdit eden kimyasallar ve hormonlar dışında) iktisadi olarak verimsiz olduğunun altını tekrar tekrar çizse de, insancıllığı bir kenara bırakır görünür. Bu minvalde, memleketimizin, Bağ-Kur’un sürekli iflas ettiği, Ziraat Bankası’nın neredeyse düzenli olarak hayvan yetiştiricileri için kredi affı çıkardığı, üstüne üstlük Güney Amerika’dan canlı hayvan ithal ettiği bu ekonomik dizgesinde, vegan siyasetin ekonomik önermeleri, çok mu iyimserim, reformist açılımlar sunacaktır. Mesele, bunu insancıllığı elden bırakmadan başarabilmektir elbette.
 
İktisadi verim, sadece kapitalizm ve liberalizmin değil, ekolojizmin de aslında başat kriterlerindendir. Et endüstrisinin ekolojik ve ekonomik maliyeti, tıpkı elmas ve siyanürlü altın gibi, ciddiye alınması gereken bir konudur. Kanlı elmasları, insani koşullarda üretmek nasıl elmas fiyatlarını hak ettiği uçuk mertebeye çıkaracaksa, nasıl altını siyanürsüz çıkarmaya çalışmak altının bir yatırım aracı olarak popülerliğini azaltacaksa, ekolojik mezbahalar da (oksimoronun farkındayım), eti önce bir lüks tüketim ürüne dönüştürecek, sonra da yukarıda değindiğim gibi, burjuvazinin orta vadede dışlaması ihtimali sayesinde de tarihin tozlu yapraklarında kalan bir zulüm teşkilatı olarak hatırlanmasına vesile olacaktır. Günün birinde Bodrum Kalesi zindanlarını  gezdiğimiz gibi, eski mezbahaları gezecek, içimiz titreyerek ve hüzünlenelerek insanoğlunun zülüm kapasitesini tekrar hissediyor olacağız.
 
5. “Öncelikler” Meselesi Bu siyasi iklimin, veganizme karşı tenezzül edermişcesine sunduğu birincil karşıt-argüman “öncelikler” meselesidir. Önceliği “tüm halkın et yiyebilmesi” olan bir popülist sol siyasetin, veganizmi ciddiye alması beklenemez. Bunun tek çözümünün, platform benzeri bir örgütlenme olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, vegan siyaset de, tıpkı ekolojist, LGBT, ateist siyaset gibi, mikro-amaçlarını bir platform siyasetinde eritmeli, öncelikler sorununu bu şekilde aşmaya çalışmalıdır. Bilhassa ’68 sonrası gündemimize giren her mikro-siyaset gibi veganizm de, en azından öngörülebilir gelecekte, çoğunluk olamayacağının farkında olmalıdır. Bu farkındalık, yazının ta başında değindiğim eziklik ve çekingenlik hissini uyandırma amacında olmalıdır. Zira gerçekçi bir siyaseti hedefleyen bir akımın, öncelikler filtresine takılmasını önleyebilmenin en önemli adımı, diğer küçük balıklarla ortaklaşarak büyümesidir. Bu, fazla yabancı olmayan bir stratejidir.
 
Fakat, örneğin, eşcinsel hareketten farklı olarak, vegan siyaset, böyle bir siyasi platformda, o platformun katılımcılarını da dönüştürmeye çalışır. Eşcinsel özgürlük hareketinde yer almak için eşcinsel olmanız beklenmez, beklenmemelidir. Kadın hakları mücadelesinde yer almak için erkek olmanız bir sorun yaratmamalıdır. Ancak, söz vegan siyasete gelince işler değişir. Zira, vegan harekette vejetaryen bile olmayan bir hepçilin yer alması düşünülemez. Bu, vegan hareketi yalnızlaştırıyor görünse de, hayalini kurduğum bu platform özelinde, gerek siyasi grup içi, gerekse grup dışı cephelerde, veganizmin mücadele sahasının misli misli fazla olduğu gerçeğini hatırlatacaktır bize. Veganizmin kendini tanıtabilmesi için, önce hedef kitlesini ikna etmesi, onları dönüştürmesi gerekmektedir. Sadece hedef nüfusu değil aynı zamanda yol arkadaşlarını, yer yer kendisini de dönüştürmek zorunda kalması, vegan siyasetin çok boyutlu dinamizmi olarak ele alınmalıdır.
 
Öncelikler meselesini ortadan kaldırmanın ilk yolunun, diğer ihmal edilmiş siyasetlerle ortaklaşmak olduğunu iddia ettim. Bunun ikinci yolu da, ilk önerimle tamamen çelişeceğim, kitleselleşmektir. Kitleselleşmenin birincil kaidesi de politik doğruculuğu bir kenara bırakmaktır. Hepçilleri de kapsayan, onları da içine kabul eden bir vegan siyasetin, kim bilir, kitlelere ulaşma potansiyeli belki daha fazladır. Bir deney olarak, bu yöntemi değerli buluyorum. Lafın kısası, onbinde birler mertebesinde ölçülen bir azınlığın siyasetini yapıyorsanız, grubunuza katılacak bireylerin çoğunluğu da, benzer istatistiki veriler nedeniyle, mecburen hepçil olacaktır. Bu realiteyle yüzleşme açısından vegan siyaset önemli bir zemindir.
 
Lafı uzatmadan, özetleyeyim. Her ne kadar veganizmin onbinde birler mertebesinde yer alan bir kitlenin siyaseti olduğunu, hilebaz bir şekilde, söylemiş olsam da, aslında veganizm, 75 milyonu insan, 250 milyonu kümes hayvanı, 14 milyonu büyükbaş, 35 milyonu küçük baş, yaklaşık 375 milyonluk bir ülkenin siyaseti olmaya adaydır. Bu, aslında, siyaseten ciddi bir hedef büyütmedir. Bu anlayış, biraz önce değindiğim çelişkiyi ortadan kaldırmak için uygulanabilecek belki de ilk yaklaşımlardandır.
 
Bu yazıda, vegan siyasetin oldukça uzun vadeli, çok boyutlu, yer yer (şimdilik) hayalperest ve irrealist ötelemelerine değindim. Bu yaparken ilk amacım, bu siyasi çabanın çok boyutluluğuna işaret etmekti. İkincil amacımsa, veganizmin mahcubiyetini atmasına yardımcı olmaktı. Bu mahcubiyet çoğu zaman, sol cenahın veganizmi sadece degüstatif bir tercih veya avam bir hayvan hakları mücadelesi olarak görmesinin sonucudur. Kimi zaman da, biz veganların “ezikliğinin”, devrimci hayallerini ifşa edememelerine yol açan utangaçlıklarının bir sonucudur bu mahçupluk.
 
Veganizm, detaylıca anlatmaya gayret ettim, solun günümüzde söz söylediği hemen her meseleye dair getirilebilecek çözüm önerilerini zenginleştirir, “yeşilleştirir” ve siyasetle ahlak arasında artık pek aranmayan bağı tekrar şekillendirir.
 
 
Notlar ve Okuma Listesi
 
Bu yazıda ele alınan bazı konuların derinlemesine irdelemelerini kimi başka yazılarımda yapmıştım.
 
1. Birinci bölümde değindiğim insan hakları tartışmasında, hangi özellik ve niteliğin ne kadar evrensel olup olamayacağına dair kuramsal ve teknik bir tartışma için: Can Başkent, “Vicdani Reddin Politikasına ve Pratiğine Dair Formel Bir Değini”, Felsefelogos, Sayı 39, s. 99-112, Eylül 2010.
 
2. Yapay zekanın hukuki sorumluluğuna dair en önemli tartışmalardan biri için: Samir Chopra, Laurence F. White, Legal Theory for Autonomous Artificial Agents, Michigan University Press, 2011.
 
3. Fildişi piyanoya kadar gitmeye gerek yok, birçok hakiki kemanın arşesi at kuyruğu kılından mamüldür. Bu tartışamaya dair eski bir makale için: Can Başkent, Vegan Keman – 1 ve Vegan Keman – 2, İzinsiz Gösteri, Asal Sayı 109 ve 127, www.izinsizgosteri.net
 
4. Paris’teki vegan dostu L’Arpage lokantasının şefi Allain Pasard’ın sebze-severliği haute-cuisine meraklıları için ilginç anekdotlarla dolu bir öyküdür. Meraklısını bu meseleyi eşelemeye teşvik etmekle yetinelim bu satırlarda.
 
5. Üçüncü bölümün sonunda değindiğim göçmen ulusların mutfaklarıyla kaynaşmasının elbette stereotipleşmeyi teşvik eden yönleri de var. Bunun yanında, bilhassa mutfak kültürü meraklılarını da çileden çıkaracak başkalaşmalara da yol açmıştır bu “kaynaşmalar”. Göçmen ülkelerde Hint mutfağı denince, genelde Hindistan’ın ancak bir iki bölgesinin sınırlı mutfağının anlaşılması, suşi denince sirkeli şekerli pilavdan ziyade çiğ balığın akla gelmesi, göçmen Türk mutfağının da sadece ilkel et yemeklerini temsil etmesi gibi örnekler hemen akla gelmekte. Kuşkusuz en acı örnek, Kaliforniya tipi suşidir.
 
6. Reformist müslümanların ve tefsir yazarlarının kurban hakkında söyledikleri ilginçtir. Edip Yüksel ve arkadaşlarının reformist Kuran tefsiri bu konuda benim bildiğim kadarıyla yeni bir şey söylemiyor maalesef: Quran – A Reformist Translation, Edip Yuksel, Layth Saleh al-Shaiban, Martha Schulte-Nafeh.
 
7. Bu yazıda çok değinmediğim, ancak vegan siyasetin önemli sacayaklarından olan ahlak meselesini, filozof Peter Singer’ın adımlarını takip ederek okumak için: Can Başkent, Hayvanı Yememek – Bir Peter Singer Okuması, Mesele dergisi, 2008.
 
8. Bu yazıda değinme fırsatı bulamadığım diğer bir mesele veganizm ve cezaevleri, okullar ve kışlalardır. Kuşkusuz vegan siyaset, hapishane özelinde çok daha çetrefilleşiyor. Bunun için: Osman Evcan: Vegan Tutsak, ed. Can Başkent, Propaganda Yayınları, 2014.
 
 
Bu yazıların hemen hepsine kişisel internet sitemden erişmek mümkündür: www.canbaskent.net
 
 
 www.canbaskent.net
can@canbaskent.net
 

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir