Faruk Duman ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur

Okumak için geç kaldığım yazarlardan biri Faruk Duman.. Bir dostun tavsiyesiyle duymuştum adını ilk olarak.. Sevdiğim yazarlar Hasan Ali Toptaş ve Cem Kalender’in üzerinde ittifak ettikleri bi isim olduğunu ise çok sonra öğrendim..Toptaş’ın “Harfler ve Notalar” adlı kitabındaki “..takvimler 2002’yi gösterdiğinde Faruk Duman tuttu, “tüfek” adlı bir hikaye yazdı” cümlesinin altını yıllar önce çizmiş olsaydım, çok önceden rastlaşabilirdik..

Duygu Aksoy /@duaksoy 

2014-04-04 12.09.52 11396559510613

Birçok ödüllü hikaye ve romanı arasında sanırım beni en çok “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur” etkiledi. Kitabı bitirdiğimde hem hikayedeki masalsı atmosferin hem de dil ve anlatımın büyüsüne kapıldığımı fark ettim çok geçmeden.

Yaşattığı birçok farklı duygunun yanı sıra, ahlak felsefesinin temel meselelerine dikkatleri çeken bir roman hiç şüphesiz. Modern çağı nefyeden bir hikaye. İnsanın doğadan kopuşu ve çevresine yabancılaşması üzerine son dönemde okuduğum en iyi romanlardan biri..

Daha başlarken kitabın, 1974’te öldürülen Anadolu’nun son parsına adandığını öğreniyoruz. Aynı tarihin yazarın doğum tarihi olduğunu düşünürsek tam da doğduğu dünyada nelerin kaybedilmiş olduğuna dikkatleri çekmiş Faruk Duman. Yitirdiklerimizin, bir daha geri döndüremeyeceklerimizin romanını yazmaya çalışmış.

Hikayenin başında Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı kitabında bir leopar için söylediği “..şimdi tutsaksın ama şiire bir sözcük katmış olacaksın” dediği şeyi Faruk Duman hiç göremediği pars için gerçekleştiriyor, yalın ve naif bir simgesellikle..

Roman, öğrenimini yarıda bırakıp doğup büyüdüğü köye geri dönen isimsiz bir kahramanın çocukluğundan bildiği ormana yaptığı yolculukları ve bir parsla karşılaşmasının ardından gelişen olayları anlatıyor kısaca. İlk olarak avcı insanı simgeleyen Hasan Efendi, oğlu ve çocukluk aşkı olan Ceren’le tanışmalarını sağlayan bir kazayla başlıyor kitap, ardından parsın hikayesi devreye giriyor. Hasan Efendi, oğlu ve kızı Ceren’in yaşadığı garip ilişkiler hikayeyi bir başka noktadan sürüklüyor. Okuyucunun aklı ise, hem parsta hem de Ceren’de kalıyor hikaye boyunca.

Kitap, ömrü hayatında pars görse tanımayacak, ormanları yalnızca masal mekanı olarak tahayyül eden, köyüne birkaç yaz tatilinde ancak gidebilmiş şehir sakinleri için bir hazine gibi adeta. Öyle ki, toprağın kokusunu, yaprakların hışırtısını, esintilerin okşayışını, hatta ellerinizde karıncaların yürüdüğünü bile hissedebiliyorsunuz.

“..Havada görünmez turnalar dönüyor. Derenin şırıltısı ulaşıyordu bize. Kırmızı pullu alabalıkların suyun içinde neşeyle zıplamaya başladıklarını düşünüyordum. Güneş yaprakların arasında kendini ışıyacak yer arıyor olmalıydı. (…) Sonra suyun kokusunu aldık. Sis, el ele vermiş taneciklerden geçirerek. Kokuyu ustalıkla taşımayı nasıl da bilir. Çocukluğumda, kokunun görünmez bir nesne olduğunu düşünemezdim. Meyvenin, ağacın, hayvanların ruhu. Bu ruhun havada taşındığını, böylece kimde burun varsa ona armağan edildiğini zannederdim.”

İsimsiz kahraman için orman yitirilmiş bir yer, bitimsiz bir arzuyla onu kendisine doğru çeken büyülü bir dünya. Nenesinin “ormanda göz dolanır gitme” dediği yer, ki o göz için köyde türlü söylentiler hala devam etmekte. Fakat kahramanımız ormanın derinliklerinde sonsuza uzanıp gitmenin düşünü kurmaktan vazgeçmiyor ve bu düşü gerçekleştiriyor sonunda.

Kahramanın yalnızlığı ve çevresiyle olan ilişkisi yabancılaşma romanları arasında değerlendirmeme sebep oldu eseri.. Son yüzyıllarda yabancılaşma, modernleşmenin insanı sürüklediği bunalımı anlatmanın en etkileyici yollarından biri. Özellikle yirminci yüzyıl dünya edebiyatında ve Türk edebiyatında çokça işlenen bir motif.

Albert Camus, Sartre, Herman Hesse gibi varoluşçu yazarların romanlarında, insanın anlamsız, boş ve merhametsiz bir varlığa dönüşerek yabancılaştığını görürüz daha çok. Örneğin Sartre yabancılaşan insan, “nedensiz, zorunsuz, anlamsız bir varlık hâline girer “ der. Bu tip romanlarda kahramanlar genelde, yalnız, aykırı, uyumsuz ve yabancı tipler olur. Kısacası her biri birer anti kahramandır. Mesela, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı kitabında şöyle söyler yeraltı adamı; ‘’(…) biz, az ya da çok, yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek ‘canlı yaşam’dan tiksinecek, onun lafını bile işitmek istemeyecek kadar yaşama yabancılaşmışız.

Türk edebiyatında ise yabancılaşma olgusuna doğadan kopuş ya da birey ve toplum çatışmalarıyla yer verilir daha çok. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna ve Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” gibi romanlarında bu yalnızlaşmayı yaşamış karakterler anlatılır. Öyle bir yalnızlıktır ki bu, kahramanlar toplumda silikleşir, neredeyse görünmez olur. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanında kahraman isimsizleşerek C. adını alır. Faruk Duman da aynı şekilde “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur”da bir isim dahi kullanmaz. Kahramanın ne kendisinin ne de yaşadığı yerin bir adı vardır..

Modern toplumların bir karakteristiği olan bu kavram, edebiyatta ortaya konan örnekleri itibariyle daha çok olumsuz bir çağrışım yaratıyor. Fakat bu kitapta yabancılaşma olgusu alanını biraz daha genişletip olumlu manada ele alınmalı bana göre. Yabancılaşma her zaman kişinin kendini doğadan ve toplumdan soyutlayıp hiçliğe sürüklediği bir yaşama şekli olarak düşünülmemeli. Çoğu peygamber ve tefekkür ehli insanda olduğu gibi bir içsel aydınlanma amacıyla da topluma yabancılaşmak pekâla mümkün. Babasının çizmelerini giyip sık sık ormanın yolunu tutan kahramanda böyle bir duyguyla dalıyor düşüne.. Ve eşsiz bir güzellik ve hakikat ziyafeti sunuyor orman kendisine..

Orman, dünyanın bilgisini taşıyordu bana. Uzakta öten kuşları, dalları deviren rüzgârı. Çürümüş yapraklarla ezilmiş yabani meyvelerin kokusunu. Parçalanmış ceylanlarla yaşlı sincapların sonra. Onların insanın içini ezen küfünü. Sümüklüböceklerin bitimsiz tırmanışını. Yılanların esneyişini, ayının suya dalışını ve daha pek çok şeyi. Parsı.”

Varoluşçularda görülen iradesiyle evrene hükmetme yeteneği verilen insanı pasifize eden, değersizleştiren ve yaşamını süflileştiren bir anlayıştan ziyade yitirilmiş güzelliklerin doğadaki simgelerini bulup, onları yeniden yaşatma hayali taşıyor daha çok. Toprakla ormanla, çürüyen bitkilerle yeniden doğma arzusu duyuyor. “ çünkü herhalde, çürüyen bir şey çok geçmeden hayat bulacaktır” ona göre..

Merhameti, duyarlılığı, sevgi ve sadakati her daim hissediyoruz isimsiz kahramanımızda. Duygulara, çevreye, insanlara ve beklentilere karşı bir kopuştan ziyade bir kötülüğün ve zalimliğe karşı yalnız ve mağdur kalmanın farkındalığına dikkat çekiyor.

Kafka’nın “Dönüşüm” romanındaki Gregor Samsa’sı gibi bir böceğe dönüşerek başkaldıran bir insan ve kaotik bir yabancılaşmanın tam tersi bir naiflikte ve dinginlikte yaşıyor kahramanımız. Bunu annesine, parsa, ve çocukluk aşkı Ceren’e bakışında görebiliyoruz rahatlıkla..

Albert Camus’un “Yabancı” adlı romanındaki Meursault karakterinin annesinin cenazesindeki kayıtsızlığının aksine kahramanımız annesine özel bir bağla bağlı. Fakat bu hassasiyetin özel bir sebebi var. Biz bu gerçeği ancak hikayenin sonunda öğreniyoruz.

İnsan annesine neden hiç bakmaz. Oysa insan annesine uzun uzun bakmalıdır”

Kahramanımız bir parsın gözünde yaşıyor artık tüm çıplaklığıyla.“ O da kendi eşini arıyordu. Ama acaba hangimiz eşimizi yanlış yerde arıyorduk? “ Zaman zaman kendimi onun yerine koyduğum oluyordu. Pars parçalanmış bir hayvandır. Tıpkı insanlar gibi” dediği zaman çok net anlıyoruz artık parsla bütünleştiğini..

Hikayenin bir yerinde iyi kalpli avcı Kemal’den bahsederken “ zaten olduğu yerde olmak, öyle ki yalnızca bir yerde bulunmak yetmedi ona. Parçalanma. İnsan bazen parçalanmak istiyor (…) orman nasıl parçalanma sayesinde çoğalmışsa, avcı da yine bu sayede birden çok olmak istedi” gibi ifadelerde ruhun çoğaltılabileceğini, böylece, bambaşka varlıklardaki onulmaz yaraları sağaltabileceğini idrak etmiş oluyor okuyucu…

Aslında yazar gözleriyle konuştuğu pars aracılığıyla tüm acılarının ortak olduğunu hissettiriyor bize. O an bir hayvanla bir insanın duyguları arasında bir fark olmadığını anlıyorsunuz. “Bu dünyada yalnızlığımızın mutlak bir yalnızlık olmadığını anlayamadığımız için acı çekeriz. Ölüm korkumuzun nedeni de herhalde budur, “..buna rağmen hep yaşam deriz ve yaşamak bizim için en vazgeçilmez şeydir.Güçsüz bir kalpten kaynaklansa da. Belki de yaşamımız güçsüzlüğümüzden kaynaklanmaktadır.” Bu güçsüzlüğün onu değerli kıldığını idrak etmesi acziyet ve fakirliğin bizi insan yapan şey olduğu bilgisine ulaştırıyor.

Ormanın ruhuyla eş bir ruha bürünüyor sonunda. Kaybettiği bir parçasını bulmuş gibi bırakmıyor ormanı. Ormanla özdeşleşmesi iki karnın yan yana nefes alışı gibi tanımlayıp, onu özüne kavuşturan doğanın nefesiyle nefes alıyor kahramanımız. Vahşi bir hayvanın gözlerindeki merhamete sığınıyor avcı insandan kaçarak. Fakat pars o kadar şanslı değil.. Siste sonsuza dek kayboluyor ne yazık ki..Parsı kaybetmek bir çok şeyin de yitip gitmesi demek oysa.. ve geride hüznün kalmaması kaçınılmazdır..

Faruk Duman kurduğu büyülü gerçeklikle Hasan Ali Toptaş romanlarındaki tadı veriyor. Trajediyi masalsı öğelerle harmanladığı bu sade ve dokunaklı anlatımıyla birlikte kısa, kesik ve bir sonraki yüklemsiz cümleleri, kendine has bir edebi anlatım oluşturuyor.. Zihni durdurup düşünmek için bize süre tanıyan, sondan başa yeniden kurulan cümleleri başta garipsiyor fakat çok geçmeden etkilenmeye başlıyorsunuz.

Siz de insanlardan evlerden arabalardan müthiş sıkıldığınızı hissettiğinizde, “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur”u muhakkak okuyun. Çok iyi geliyor.

FARUK DUMAN

VE BİR PARS HÜZÜNLE KAYBOLUR

ROMAN, CAN YAYINLARI

2012

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Duygu Aksoy

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Lisansını “Din Ahlak İlişkisi Bağlamında Altın Kural ve İmmanuel Kant’ın Kategorik İmperatifi” adlı teziyle bitirdikten sonra mastırını yine aynı üniversitede Din Felsefesi alanında “Çağdaş Din Felsefesinde Estetik ve Sanat” başlıklı teziyle tamamladı. Master teziyle ilgili olarak bir süre İtalya’da sanat eserleri üzerine araştırmalar yaptı. Doktorasına ise Felsefe Tarihi alanında devam etmekte. Çalışmalarını daha çok ahlak felsefesi ve sanat felsefesi konuları üzerinde yoğunlaştırıyor. 31 Aralık 2013 tarihinde Dağ Medya'ya katılarak edebiyat dünyasına dair ilk kitap eleştiri yazılarına başladı.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir