Ya “Kayıp” köprüden ya da “Yitik” köprüden ulaşabilirsiniz gergedanlara…

Duygu Aksoy /@duaksoy 

İlk romanı Klan’la Ahmet Hamdi Tanpınar roman ödülünü alarak dikkatleri üzerine çeken Cem Kalender, üçüncü kitabı “Kayıp Gergedanlar”la okuyucuya kafkaesk* bir dünyanın kapılarını açıyor.

Adeta bir kabus anlatısı olan kitap, gerçekte yaşanmış hikayelerin acımasızlığına irrasyonel bir dünya kurarak tepki vermeyi amaçlamış gibi. Bu bilinçli tercihle yazar, dünyada yaşanan acımasızlıkların ne mantığa ne de herhangi bir ahlaki ölçeğe tutulamadığını en güzel şekilde ifade etmiş. Öyle ki, kitabı bitirdiğinizde sapasağlam kalmanız neredeyse imkansız. Birkaç gün kendinize gelememe ihtimalini kabullenip öyle başlamalısınız bu kitabı okumaya.

kg

Üç ayrı hikayenin birleştiği kitapta, Ana kahramanımız Suna Hanım’ın çocukluğunda yaşadığı Maraş Katliamı, eşi Sümer Bey’in gergedanların peşine düşmesi ve kendisinin yerleştiği kasabada ikizleriyle kurduğu sıra dışı yaşamı anlatılıyor. Maraş katliamının yanı sıra geçtiğimiz yıllarda yine Maraş’ta yaşanmış, bir annenin ölümü üzerine dört çocuğunun intihar etmesi gibi olaylardan yola çıkan yazar, gerçek olay ve isimleri kullanmamayı tercih ederek kurmaya çalıştığı irrasyonel dünyayı daha da etkileyici hale getirmiş.

“Başkaları cehennemdir”

Çocukluğunda yaşadığı travmayı atlatamayan Suna Hanım eşi Sümer Bey’le atandığı kasabada yepyeni hayatlarına ikizleri, Arbor, Teres, Nubes ve Nature ile kendisini kasabadan soyutlama çalışmalarıyla başlar. İlk iş olarak taşındıkları evlerinin bahçe duvarlarını yükselttiren Suna Hanım çocuklarını okula göndermez ve onların öğretmenliğini de kendisi yapar. Çünkü dışarıdakiler düşman içeridekiler dosttur. Bu yüzden çocuklar dışarıyla tanışmamalı, düşmanı hiç bilmemelidir. Ona göre, düşmanla yani dışarıyla iletişime geçmek, kendi güzel ve mutlu hayatlarını cehenneme çevirecektir. Yine Suna Hanım çocuklarının baba ile kurduğu ilişkiye de müdahale ederek babanın kendilerinin bir parçası olmadığını iddia edecektir.

“ Baba neden eşya? Baba özünde ailenin dışında. Mesela babaların yanında rahat hareket edilmez. Çocuk özü itibariyle anneye aittir, çünkü çocuğu anne doğurur, besler, büyütür. Çocukları büyüten anne sütüdür. Baba her zaman evde olmaz, o tam olarak eve ait değildir, bize ait değildir ama yine seveceğiz, yine değer vereceğiz. Hepimiz eşyalarımızı seviyoruz, babayı da seviyoruz. Baba konusunu kapatalım çocuklar” (s.59)

Özellikle bu bölümler Lacan terminolojisinde “oidipus karmaşası”* olarak ifade edilen, insan yavrusunun ancak babanın adıyla kültürel düzene geçisini ve bir birey olabildiğini ifade eden bir yasaya göndermeler içerir. Aynı şekilde, annelerinin ölümü üzerine dört kardeşin intihar etmesi olayı da çocukların anneye bağımlı olduğu dönemin ve bu dönemden çıkamadıklarının bir işareti olarak görülebilir.

Suna Hanım bahçedeki kavak ağaçlarını da kestirip, aralarında daha sonraları duygusal bir bağ oluşan belediye başkanından bahçeye bir de kuyu açtırmasını istiyor. Kuyu sembolizmi Sümer Bey’in gergedanları aramaya koyulduğu Binyayla denilen irrasyonel olayların yaşandığı (doğan bebeklerin yere düşüp parçalanması ve kendi parçalarını birleştirip yeniden insan olması gibi) bölümlerde de dikkat çekici bir şekilde işleniyor. Bahçeye açtırdığı kuyuyla Suna Hanım, bir yandan ana rahmine kaçışla rahatlamayı amaçlarken bir yandan da yaşadığı varoluş sancısını kendisine ve çocuklarına tekrar yaşatıyor.

Her gece çocuklarına masallar anlattığı bölümlerde ise kâdim dini anlatıları (özellikle Adem ile Havva hikayesi) tahrif ederek, içindeki erkek düşmanlığını ortaya çıkaran Suna Hanım, kadın ve erkek sözcüklerinin aynı anlama geldiğini öğreterek çocukları arasında cinsiyet farklarının oluşmasının da önüne geçmeye çalışıyor.

Gurgum’da ( Maraş’ta) kanlı bir oyun oynanıyor..

Suna Hanım’ın çocukluğuna yani Maraş katliamının yaşandığı bölümlere gittiğimizde ise, Selman Hoca’nın iyi niyetli çabalarıyla mahallelerinde kurdukları dostane ilişkilerin bir takım politik nedenlerle bir gecede nasıl katliama dönüştüğünü görüyoruz. Daha dün kahvede birlikte çay içen, birbirleriyle oturup kalkan ve dost akraba ilişkileri yürüten insanların bir gecede baltalarla birbirlerini öldürebilecek hale nasıl geldiği, insanlıktan bu derece nasıl çıktıkları ise zihinlerde acıklı bir soru işareti olarak kalıyor. Yafilere Reşiler arasında bir anda patlak veren kavganın ve düşmanlığın ne derecelere ulaştığını ustalıkla anlatan yazar, canavarlaşan insanların yaşadığı psikozu ajite etmeden gözler önüne sermeyi başarıyor.

Ya “Kayıp” köprüden ya da “Yitik” köprüden ulaşabilirsiniz gergedanlara..

Kitabın anlaşılması en güç ve kafkavari bir anlatımın tercih edildiği Binyayla bölümleri ise Suna Hanım’ın çocukluğunda yaşadıklarının, yaşanan korku dolu günlerin ve oluşan sevgisizliğin eşi Sümer Bey’in yaşadığı bir kabusa dönüşmesi adeta. Sümer bey bir veterinerdir ve Binyayla denilen yerde göreve başlamıştır fakat gergedanlara bir türlü ulaşamamaktadır. Bataklık ve köprülerden geçerken değişik insanlarla karşılaşmakta, her akşam bir kadın ve dört çocuğu tarafından sürüklenerek getirilip kuyuya atılan çoban gibi birçok anlam veremediği olay yaşamaktadır. Yazar, bu bölümlerde peşpeşe anlamsız ve can sıkıcı olay yaşattığı Sümer Bey aracılığıyla okuyucuya, çoğu bir hiç uğruna yaşanmış katliam ve benzeri zulümlerin insanlar üzerinde bıraktığı travmanın acısını ve sıkıntısını yaşatmış oluyor.

Kitabın üç ayrı koldan ilerleyen hikayesinin dışında anlatımı da oldukça başarılı. Cem kalender ilk romanıyla uslübunun zenginliğini ve dile hakimiyetini ispatlamış bir yazar. Bu kitabında ise bizce diğer kitaplarına göre çok daha akıcı bir üslup kullanmış. İç içe giren çok katmanlı bir hikayeyi sağlam bir kurguya oturtmayı başararak bizce, son yılların en başarılı romanlarından birine imza atmış.

Bu kadar sözden sonra size yalnızca kitabı alıp, elinizden bırakmadan okumak düşüyor.

KAYIP GERGEDANLAR
Cem Kalender Alakarga Yayınları
2013, 283 sayfa

*Kafkaesk: Kafka’nın stiline özgü olarak hikayelerinde anlatım akışının doğal bir parçası olarak bilinen ve algılanan, gerçeklikten kopma, uzaklaşma motifine verilen isim.

*Oidipus Karmaşası: Lacancı psikanaliz teorisinde Oidipus karmaşası, kültüre ve dolayısıyla insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir. Simgesel yapının devreye girmesiyle insan yavrusunun simgesel sisteme geçişini ve bu geçişte oluşan evreleri açıklar. dolayımsız ikili ilişkinin (anne-cocuk) arasına giren üçüncü bir öğedir burada simge. İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkânı edinir, ancak bu imkânın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İşte, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasası Babanın Adı olarak ortaya çıkar.

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Duygu Aksoy

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Lisansını “Din Ahlak İlişkisi Bağlamında Altın Kural ve İmmanuel Kant’ın Kategorik İmperatifi” adlı teziyle bitirdikten sonra mastırını yine aynı üniversitede Din Felsefesi alanında “Çağdaş Din Felsefesinde Estetik ve Sanat” başlıklı teziyle tamamladı. Master teziyle ilgili olarak bir süre İtalya’da sanat eserleri üzerine araştırmalar yaptı. Doktorasına ise Felsefe Tarihi alanında devam etmekte. Çalışmalarını daha çok ahlak felsefesi ve sanat felsefesi konuları üzerinde yoğunlaştırıyor. 31 Aralık 2013 tarihinde Dağ Medya'ya katılarak edebiyat dünyasına dair ilk kitap eleştiri yazılarına başladı.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. funda ö. erdoğan

    “kayıp gergedanlar” benim de çok etkilendiğim bir roman. Duygu Aksoy, romanın atmosferini çok başarı yansıtmış, okur üzerinde farkındalık oluşturmuş. tebrik ediyorum kendisini.yeni yazılarını bekliyorum.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.