Hangi gruptansınız? Obezlerden mi? Zayıflardan mı?

İnsanlık o hale geldi ki (pardon, getirildi ki), yerimizi seçme durumunda kaldık.  Şişkolar takımında mı oynayacağız?  Yoksa sıskalar arasında mı kalacağız?  “Şişmanmışım, zayıfmışım;  size ne!” diyebilirsiniz.  Öyle değil!  Şişmanlığın kamu sağlık sistemlerinin bütçesinde iflasa götürecek zararlı etkisi belirdi.  Ve şişmanlık hızla artıyor;  bir felakete doğru koşuyor.  Yönetimler çok endişeli.  Bu, aynı zamanda bir ekoloji sorunu.

Ekolojiye nasıl bağlıyoruz, konusunun üzerinde durmadan önce şişmanlığa bir bakalım.  Sonra da bunun dünyada izlenen hızlı ve tehlikeli gelişmesine göz atalım.

Şişmanlık tartışmasını basite indirmek için “beden kitle indeksi” diye bir kavram kullanıyorlar.  Bunu nasıl hesaplayacağız?  Şöyle:  Kilonuzu kilogram olarak alın, bunu metre cinsinden boyunuzun karesine bölün.  Sonucu aşağıdaki listede değerlendirin.

  • 16,5’dan az = açlık çekiyorsunuz, durumunuz kötü
  • 16,5 – 18,5 arası = zayıfsınız
  • 18,5 – 25 = normal, olması gereken, sağlıklı bir bedeniniz var
  • 25 – 30 = kilolusunuz
  • 30 – 35 = obozite başlamış sizde
  • 35 – 40 = ciddi olarak obezsiniz
  • 40’ın ötesi = en iyisi konuşmayalım

Belki de daha kolayı, aşağıdaki şemayı kullanmak.

beden-kitle-indeksi

Bunda, düşeyde kilonuz var.  Yatayda da boyunuz.  Mavi alanı görmezliğe gelin.  Beyazda olmak iyi.  Hafif pembe, kilolu.  Sarıda obezliğiniz başlamış.  Açık kırmızıda obezsiniz.  Koyu kırmızıda ise bir acele hastaneye yatmanızı öneririz.

Verdiğimiz bu kıstaslar yüzde yüz kesin değil.  Uzmandan uzmana, ülkeden ülkeye az buçuk değişiyor.  Ama gene de genel bir tablo çıkıyor ortaya.  Gelin bunu dünya çapında sayılara dökelim.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada her yıl 2,8 milyon kişi doğrudan doğruya aşırı kilo ve obezite nedeniyle ölüyor.

  • Yukarıdaki indekse göre normal kiloluluğun üstüne çıkan insanların bütün dünyadaki oranı 1980’de %23 iken, 2008’de %34’e ulaştı.
  • Yeryüzünde bugün 1,5 milyar kişi aşırı kilolu ve obez.
  • Kuzey Amerika’da yetişkinlerin %70’i aşırı kilolu ve obez.  İngiltere’de bu değer %64.  Avrupa’nın tümünde ise %58.
  • Bugün dünyada ciddi açlık çekenlerin sayısı 842 milyon kişi.  Ama gene de son 20 yıl içinde bu rakam 156 milyon azalmış.

Tek sözle bu bir “hastalık”.  İngiltere’de kurulu ‘Overseas Development Institute’ (ODI) geçtiğimiz ay içinde yayımladığı bir raporda bu konuyu, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından irdeledi.  (Bu kapsamlı raporun ana bulgularına başka bir adreste de göz atabilirsiniz.)

Rapora göre, gelişmekte olan ülkelerdeki obez insan sayısı gelişmiş ülkelerdeki sayıyı aşmış geçmiş.  Ne oluyoruz?  Belki de tek sözle özetlemek gerekirse, beslenme sistemi ve geleneği değişmekte.  Kentlere doğru bir koşu var.  Ve eski düzen yerle bir oluyor.  İnsanlar başka türlü besleniyor.  Hatta kent yaşamı hareketliliği, eski enerji tüketimini azaltıyor.  Buna bir de hava kirliliği ekleniyor.  Kısacası özellikle kentlerdeki insanlar (yani sayısı hızla artan kişiler – unutmayın, bir de nüfus katlanarak artıyor, hatta bunu katlamak isteyen politik yaklaşımlar da var) kentlerdeki insanlar bu değişimi yaşıyor.

Bütün bunlara “Bana ne?” diyebilirsiniz.  Konu o kadar da basit değil.  Uzmanlar giderek (diyabet, kanser, kalp krizi, beyin damar tıkanıklığı) gibi hastalıklarda ciddi artışlar olacağını düşünüyorlar.

Hele diyabetin gelişmekte olan ülkelerdeki etkisinin korkutucu olduğunu söylüyorlar.  Gelişmiş ülkelerin yaşama ve yeme biçimlerine aşırı biçimde özenip hedef almış ülkelerin, örneğin Çin’in, Hindistan’ın, Brezilya’nın, Meksika’nın (Türkiye’nin ?) ortaya çıkacak ağır sağlık faturasının altından nasıl kalkacakları ciddi bir bilinmeyen.  Çünkü hepsinde de genel bir sağlık sigortası sistemi var, ama bunun kaynakları sınırlı.  Yaşam ve beslenme biçiminden kaynaklanan hastalıklar hızla artarken sağlık sigortası girdileri sınırlı kalmaya devam ediyor.

Bir nokta daha.  Araştırmalar gösteriyor ki, (parasızlık vb. gibi) çaresiz kötü beslenme nedeniyle obez olanlar gelirleri iyi olanlara göre %20 daha az kazanıp sağlık sistemine daha az katkıda bulunuyorlar, ama obozitenin onlara getirdiği maliyet %25 daha fazla.

Kısacası uzmanlar obozitenin artık kişilere bırakılacak bir konu olmaktan çıktığını, devlet politikası konusu haline geldiğini söylüyorlar.  Başka bir deyişle, tabağımıza gelecek yiyeceğin içeriği, miktarı, üretim tarzı, kullanılan malzemelerin kaynağı, kullanılmış doğal olmayan katkıların cinsi gibi konularda kamu yönetimi daha etken olma durumunda kalacaktır.  Bu arada oboziteyi arttıran fastfood gibi girişimlere ya da kola gibi içeceklere daha yüksek vergi uygulaması getiren önlemler de söz konusu olacaktır.

Atila Alpöge /  Yararlanılan kaynak:  Rémi Barroux, Le Monde, 7.1.2014

EcoGazete

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir