Hayvan sömürüsü ve istismarının kölelik, soykırım ve savaşla bağlantısı üzerine

David Gerow Irving

Uygarlığın başlangıcından itibaren neredeyse en küçüğünden en büyüğüne bütün uluslar dayanılmaz şiddet dönemleri boyunca hayatta kalma mücadelesi gösterdiler. Geriye baktığımızda dünyanın geride bir savaş ve kan tarihi izi bıraktığını görüyoruz. Bugün hayatta olan belki de herkes hayatı boyunca savaştan başka bir şey bilmedi. Nereye baksak görüyoruz: 1.Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, İsrail-Filistin, Kore, Güney Afrika, Guatemala, Vietnam, Nikaragua, Kızıl Kmerler, El Salvador, Körfez Savaşı, Ruanda, Kosova, Afganistan, Irak. Bu liste 20. Yy ve 21. Yy’ın başlarında yaşanan savaşlar arasında olsa olsa küçük bir leke oluşturuyor. Bu savaşlar yüzünden 160 milyondan fazla insan  öldü. 160 milyon, insanı afallatan bir sayı. Ve hepsinin üzerinde devasa bir nükleer yangın tehdidi bulunuyor.

 

Dünyanın durup da kendine bütün bunların nasıl yaşandığı ve bu konuda ne yapılabileceğini sorması için daha ne olması gerek? Isaac Bashevis Singer ne yapılabileceği konusunda şu sözleri söylerek en doğru yanıtı vermişti: “insanlar hayvan kanı dökmeye devam ettikçe asla barış olmayacak… İnsan elinde bir bıçak ya da silahla durup kendinden daha zayıf olanları yok ettiği sürecek adalet olmayacak”.

Savaşa son vermenin araçları bu yüzden elde edilmesi kolay değil ama son derece mantıklı, eğer bundan istifade edebilsek bize  yetecek, ve aslında bu çözüm yüzyıllardır gözümüzün içine bakıyor. Hayvan sömürüsü ve istismarı sona ermeli. İşte bu, aranan o basit cevap (ancak hayata geçirmesi o kadar kolay değil). Her ne kadar bu kadar kolay görünse de, hayvan sömürüsünün dünyada sebep olduğu darbeye bir bakarsak  meseleyi daha net anlamak mümkün olabilir.

İstismarın “Normalizasyonu”

Charles Patterson’ın iyi araştırılmış ve oldukça provoke edici kitabı “Eternal Treblinka: Our Tratment of Animals and the Holocaust”, hayvan istismarı ve sömürüsünün ilk kez ortaya çıktığı karanlık geçmişe bir ışık tutuyor. Taş devrinden uygarlığa dek süren uzun yürüyüünde ilk insanlar  oportünistik avcılık ve toplayıcılıktan bitki ve hayvanların evcilleştirildiği bir yaşam desteği sistemine doğru evrildiler. Ancak evcilleştirme hayvanların isteyerek uyum gösterdiği ortak bir girişim değildi. Hayvanları iradelerine aykırı bir biçimde boyun eğdirmek için insanların  en gaddar kapasitelerini hayata geçirirken aynı zamanda aldatmalara ve çeşitli hilelere başvurması gerekti. Sürülerinin fazla artmasını önlemek için bazı erkekleri hadım ettiler. Patterson’ın söylediği gibi  bunu da  şu anda dünyanın her yanında yapıldığı gibi başardılar: erkekleri hareketsiz halde tutarak erbezlerini ezerek. Sürü sahiplerinin hayvanları kontrol ettiği diğer araçlar arasında kırbaçlar, zincirler, kelepçeler ve ayrıca dağlamalar vardı.

Hayvanların evcilleştirilmesi hayvanlar ve insanlar arasında daha önceden varolan ilişkileri değiştirdi. Artık hayvanlar kadim zamanlardaki gibi hürmet görmüyor ya da kayalar, ağaçlar, dünya, güneş, ay ve yıldızlar gibi görülmüyorlardı. Bunların hepsi o zamanlar ruha sahip varlıklardı. Ama hayvanların evcilleştirilmesi onların öncelikle hürmet (ya da korku) statülerinin sürü sahiplerinin bencil menfaatlerine maruz bırakıldıkları bir statüye indirgedi. Patterson’ın da söylediği gibi, “ Sigmund Freud, kültüre doğru giden gelişi sırasında insan hayvanlar alemindeki diğer canlılar üzereinde bir hakimiyet kazandı. Ancak üstünlüğünden memnun olmadığı için kendi doğasıyla onların doğası arasına bir uçurum yerleştirdi. Onlarda akıl olduğunu reddetti ve kendisine ölümsüz ruh atfetti,  kendisiyle hayvanlar alemindeki bağı yok etmesine izin veren ilâhi bir kudretin iznine bağladı herşeyi”.

İnsanın gasp etme arzusu arttıkça hayvanların evcilleştirilme süreci kabilelerin komşularının zenginliğine el koymasını mümkün kıldı. Hayvanları esir etmekle aynı teknikleri kullandılar: kırbaçlama, kelepçeler, zincirler, erkeklerin hadım edilmesi, dişilerin ayrılması, damgalama, esir etme ve cinayet. Zaman geçtikçe kabileler arasında çarpışmalar çoğaldı ve ayrıca insan nüfusu arttı, böylece çarpışmalar büyük ölçekli savaşlara dönüştü.

Bir insan grubunun bir diğerini fethetmesi sürecindeki en temel nitelik, insanlığın reddedilmesi süreciydi. Bu süreç mental anlamda hürmet duyulan ve kabilenin karşılıklı fayda görmek esasına dayalı olarak işbirliğine giriştiği komşunun bir çeşit “vahşi hayvan” imajına dönüştürülmesi süreciydi. Amaç, özellikle tiksindirici ve iğrenç olanı seçerek savaş çığırtkanlığı yapmaktı. Bir kez bu başarıldıktan sonra işgalcinin amaçlarını başarmak için en vahşet dolu ve barbar davranışların meşrulaştırılması kolaylaşıyordu. Örneğin Nazi Soykırımı’nda Naziler, düşmanlarını sürü gibi (aynen hayvanlar gibi) duşlara götürüp gaz odalarına öldürdüler.

Fabrika çiftçiliği hayvanların para uğruna öldürülmesini endüstriyelleştirdi. Ahlâki bilinçteki gelişmelere rağmen insanlar bugün hem yiyecek hem de diğer amaçlar uğruna eskisine kıyasla daha fazla hayvan öldürüp sömürüyor. İnsan nüfusundaki patlama yaban yaşamıyla da pek uyuşmuyor.

Egemenlik ve Nefret Sembolojisinde Hayvanlar

İnsan tarihi boyunca fetih örüntüsü hep böyle oldu. Bazı örnekler arasında Amerikan yerlilerinin katledilmesi, Avrupa ve Amerikalıların Afrikalıları köleleştirmesi, Nazi Soykırımı ve Vietnam Savaşı sayılabilir. Fatihler mental olarak kurbanlarını hayvana ya da böceğe dönüştürüp onlara vahşi hayvan, goril, maymun, domuz gibi isimler takıyor. Kurbanlar bir kez insan statüsünden aşağı kabul edildikten sonra artık kırbaçlanmaları, zincirlenmeleri, tecavüze uğramaları, işkence görmeleri, aşağılanmaları, havaya uçurulmaları ve öldürülmeleri son derece kolay bir hâl alıyor. Ruanda soykırımları sırasında Hutu liderleri Tutsileri hamam böceği ve yılan olarak görüyordu. Nazi Almanya’sında Naziler Yahudileri fare ve kalorifer böceği olarak görüyordu ve hiç birinin aynen hayvanlar gibi hiçbir hakkı yoktu, üstün Alman ırkı karşısında yaşamlarının hiçbir değeri bulunmuyordu.

Hayvanların köleleştirilmesiyle insanların köleleştirilmesi arasındaki bağlantının farkına varılması gerekiyor. Başkası olabilir mi ki? Bir grup diğerini köleleştirip kendine boyun eğdirirken diğer grubun hiçbir şey olmamış gibi boş boş oturmasını bekleyemeyiz. Hayvanlardan farklı olarak insanların intikam almak ve karşı koymak için elinde bir çok alet var.

Patterson bütün soykırım, kölelik ve savaş sürecinin atalarımızın masum hayvanları iradelerinin aleyhine sürü olarak bir araya getirip kullanmasıyla başladığını gösteriyor.  Hayvan sürülerinin kotarılması, hayvan köleliğini insan köleliği, soykırım ve savaşa doğru giden bir yola doğru götürüyor. Hayvanların insanlara boyun eğdiği ve insanlardan aşağı olduğu kabul edildikten sonra pozitif imajların negatif imajlara dönüştürülmesini gerektiriyordu bu yol. Sürücülük ilk insanların hayvanlara hissettiği bütün o yakınlık hissini kesinlikle yok etti, yeni dünya düzenince insanların yavaş yavaş sahip konumuna yükseldiği bir ortamda onların konumunu yeniden tanımladı. O noktadan itibaren atalarımızın ne zaman ihtiyaç duydularsa masum hayvanları kolayca öldürebildiğini hayal etmek zor değil. Bugün işçilerin savunmasız yavru fokları ekonomik kazanç uğruna öldürülmesine şaşmak mümkün mü? Kendimize nasıl olur da insanların böylesine zalim, insanlıktan çıkmış olduğunu soruyoruz.

Eğer şiddet ve savaş söz konusu olduğunda frene basıp durmamız gerektiğini söylüyorsak o zaman hayvanları köleleştirip istismar etmeye son vermenin zamanıdır.

Hayvanların dirikesim, tuzaklarla yakalama, av, mezbahalar ve diğer şekillerde köleleştirilip istismar edilmesi de savaşın her daim varolan bir parçasıdır. Yüzyıllar sonra artık bunlar herkes tarafından kabul edilen normlara dönüşmüş bulunuyor, artık kültürümüzün içine işlemiş. Ayrıcalıklı kadınlar kiliselerden, sosyal-kültürel olaylarda pahalı kürklerini giyinerek dolaşıyor ve onların ne büyük zulümlerle elde edildiğini umursamıyorlar: çelik dişli kapanlar nereyi kıstırırsa yakalıyor ve geriye: boyun kırma, gaz vererek öldürme ve anal elektrik yoluyla öldürmek kalıyor, bunların hepsi mink ticaretinin en sevilen öldürme metodları. Hayvanlara bu kadar büyük acı çektiren bir gelenek neden akıl sağlığımızı sorgulamamıza sebep olmuyor? Hayvanları hafta boyunca istismar edip Pazar sabahları kiliseye giden hayvan araştırmacıları ya da büyük maaşlarla önemli şirketlerde yöneticilik yapan yönetim kurulu üyeleri de aynı soruyu sormayı hak ediyor. Bu zulümlere dahil olan, onay veren ya da laboratuvarlardaki sömürülere gözünü kapayan ama toplumlarına verdikleri sıradışı nitelikteki hizmetleri için onur madalyası alan ticaret ve kültür liderleri de aynı soruyu hak ediyor. Başkanlar, başkan yardımıcları,  hayvan deneylerini onaylayan ya da kabullenen üniversite profesörleri de  bu sorudan kaçamaz.

Aynı fetih ruhuyla gazete editörleri de av mevsimini göklere çıkarıp hayvanları yüksek nitelikli tüfeklerle öldürenleri övüyor. Böylesine adaletsizlik ve gaddarlık dolu bir şey sonucunda insan karakterinin yitiriliyor olması da kendilerinden “daha güçsüz” olanların yok etmeye kararlı olan insanlar tarafından zerre kadar önemsenmiyor. Hükümetine kendinden daha zayıf olan muhalifleri köleleştirme hakkı veren tohumlar avcının zihninde çoktan ekilip serpilmişler bile, çünkü avcı nihayetinde “ güçlü olan haklıdır” diyor,  bunların istisnası ancak aklı başına gelip de avlanmayı reddederek isyan eden bazı insanlar oluyor. Aynı anda ilaç, et, süt endüstrisi gibi büyük ekonomi sektörleri ister biyolojik deneylerle, hayvanların ayaklarını keserek ya da daha ölmeden vücutlarından parçalar kopararak ya da inekleri süt üretim makinelerine dönüştürerek hayvan refahı çalışanlarının belgelediği bir çok başka sömürü ve istismar biçimlerini de kazançlarının temeli yapmış bulunuyor. Bu endüstrilerin yaptıkları işlerle yüzleştirildiğinde vicdansız çıkmasında şaşacak hiç bir şey yok. Gözlerini tamamen açmış o Orwell tarzı azınlık dışında bütün uygar dünyanın her yerinde geçerli olan, davranışlarımızı çekip çeviren bütün o klişelerin keyfini sürerken neden bir yandan da para kazanmasınlar ki bu insanlar?

Hayvanlar filmlerde bile kullanılıyor, insanlar keyif almak için sinemaya gittiğinde  aldıkları zevk kısmen hayvan deneyleri laboratuarlarında işkenceden geçmiş olan hayvanların yan ürünlerinden  kaynaklanabilir. İnsanlar  hayvan yan ürünlerinden elde edilmeyen sabunlar almaya dikkat etmedikleri sürece giysilerini ölü hayvanlarla yıkıyor, evlerini ölü hayvanlarla temizliyor, ölü hayvanlarla yıkanıyorlar. Eğlenme amaçlarına hizmet amacıyla hayvanlar sirklerde gaddarca zulme uğruyor, hayvanat bahçelerinde küçük kafeslere tıkılıyor, at ve köpek yarışlarında doğal arzularına aykırı  olarak yarışmaya zorlanıyor, kızak çekme yarışlarında ciğerleri zarar görüp boyun eğene dek dövülüyor,  konserve safari avlarında sadist korkaklar tarafından merhametsizce acımasızca  avlanıyorlar. Ama insanların çoğunun umurunda değil; hayvan köleliği konusu, hayvan istismarı ve sömürüsü ancak hayvan hakları kuruluşları bir sergi düzenleyip de hayvan sömürüsü ve istismarının kölelik, soykırım ve savaşın en temel sebebi olduğunu göstermeye kalktığında insanlardan gelen tek tepki “ yaa, öyle mi?” oluyor. Ardından bu “yaa, öyle mi?” dünyanın ne yaptığını göstermeye cüret eden hayvan aktivistlerine yöneltilmiş bir öfkeye dönüşüyor.

Bugün, hayvanların evcilleştirilmesinden 11,000 sene sonra insanlar artık hayatta kalmak için tamamen hayvanlara muhtaç. Hayvan sömürüsüne dahil olmak istemeyenler bile kaçamıyorlar bundan. Her yıl sadece ABD’de 27 MİLYAR hayvan, eti için öldürülüyor. Her yıl hayvan deneyleri endüstrisinde uluslararası çapta 100,000,000 hayvan üzerinde deney yapılıyor.  Ölü hayvanlar, mezbahalardaki hayvan cesetlerinden arta kalanlar, araştırma laboratuarları, trafik ve yol ölümleri, akla gelen her kaynaktan gelen bütün hayvan parçaları dünyanın her yerinde kozmetikten sabuna, plastikten araba lastiğine dek, neredeyse herşeyde kullanılıyor.

Ana akım medya kuruluşları tutarlı bir şekilde hayvan hakları aktivistlerini “uçuk”, “aşırı  tipler” gibi negatif ifadelerle tanıtmaya devam ediyor, bu arada ticaret güçleri hayvan haklarının bir manası olmadığını kabul etmeleri için insanların beyinlerini yıkamaya devam ediyor. Sonuçta bir hayvan nedir ki? Dilediğimiz gibi kullanabileceğimiz, saygı ya da hürmet haketmeyen, kesinlikle insanların yaşamlarını yaşadığı yüksek entelektüel yerlerle alâkası olmayan ve biçimi, bedeni, duygu-his ifadesi ne kadar insana benzerse benzesin veya bilimin şu anda keşfetmeye başladığı gibi etik bir duruşu olursa olsun asla insanlarla karşılaştırılmaması gereken  bir nesne yalnızca.

Ama çok önemli bir gerçek bilincimize kök salıyor. Hayvanları istismar ve sömürmeye son verdiğimiz zaman komşularımızı da istismara ve sömürmeye son vermeye meyilliyiz. İşte o zaman enerjilerimizi yeni yönlere kanalize etmeye açık olabiliriz ve o yeni yönler bizi kölelik, soykırım ve savaş olmadan yaşanan, işlevini yerine getiren bir dünyaya yönlendirebilir.

Kölelik karşıtları bütün insanların eşit olduğunu söyleyen o muhteşem kavrama inandılar ve bu inançla yaşadılar. Hayvan haklarını savunanlar da yaşamın kutsallığının sadece insanları değil bütün yaşamları kapsayacak denli geniş olduğunun altını çizen o muhteşem kavrama inanıyor ve bu inançla yaşıyorlar. Bu vizyon en zarif şekilde Albert Einstein tarafından şöyle ifade edilmişti: “ görevimiz merhamet ve şefkat çemberimizi bütün yaşayan canlıları ve bütün o güzelliğiyle bütün doğayı kapsayacak şekilde genişleterek kendimizi bu hapisaneden kurtarmak olmalı”. Bu vizyonun yalnızca felsefi, etik, ve ruhsal anlamları yok, ayrıca çok büyük bir pratik değer de taşıyor. Bu vizyon gerçekleşmediği sürece toplumlar  bütün ilerici hareketlerin güç ve  kök aldığı daha geniş bütünleşme kademelerine doğru yol alma konusunda daima geride kalacak. Bu vizyon gerçekleşmediği sürece savaşan dünyanın hiçbir zaman sonu gelmeyecek.

Bugün hayvan hakları hareketi etkisi giderek büyüyen bir hız kazanıyor. Hayvanların köleleştirilmesi, istismar edilmesi ve işkence görmesinin sona erdirilmesi gerektiğini savunmaya doğru yol alıyor. Tarih iyi bir öğretmendir. Adaletsizlik ve yanlış asla zamana dayanamaz. Ve buna dayanan ülkeler onları içeriden kemiren bir kanser tarafından yutulup yok edilecekler. Bu toplumlar ayrıca hakikatin, vicdanın, şefkatin ve ihtiyaçların gücüne de karşı koyamazlar. Bu güç, bize hayvan sömürüsü ve istismarının içiçe geçmiş, dolaşık ağlarla kölelik, soykırım ve savaşla birbirine bağlı olduğunu söylüyor. O halde hayvanların kanını akıtmaya son verdiğimiz zaman insanların da kanını akıtmaya son vereceğimizi ve dünyanın en sonunda huzur bulabileceğini söylemek mümkün.

Çev.Cem

Kaynak: http://hayvanozgurlugucevirileri.com/2013/12/23/hayvan-somurusu-ve-istismarinin-kolelik-soykirim-ve-savasla-baglantisi-uzerine/

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.