‘Durmak yok puştluğa devam!’

İstanbul’a iş başvurusu yapmaya gelmiş her Türk genci gibi elim boş dönüş planları yapıyordum ki, atölye haberi çıktı karşıma dönmeden bir gece önce. Tesadüf mü? Asla bilemeyeceğim…

Müjde Ağır
Müjde Ağır/Mecidiyeköy
info@dagmedya.com @AgirMujde 

RÖPORTAJ ATÖLYESİ BAŞLIYOR!

Bu başlığı görünce ezelden beri var olan röportaj yazarlığı hayalim tekrar can buldu. Habere bir göz attım, okuduklarım karşısında iştahımın kabarmasını yazmaya kelimelerim yetmez! Eğitim verecek olan isimler, konuk katılımcılar beni dehşete düşürecek kalitedeydi. Bu atölyeye girmem gerek dedim ve yaptım başvurumu. Aradan bir hafta geçmişti ki gecenin bir yarısı gelen mailde ön başvurumun kabul edildiği, ilk 50 kişi arasına seçildiğim ve 48 saati bulmayan bir süre sonra beni mülakata bekledikleri yazıyordu. Ben o gün hayatımın ne kadar değişeceğini tarif edemezdim belki ama, içimde kıpırdanan enerji bunun habercisiydi sanırım.

O gün mülakat saatinden yaklaşık üç saat önce mülakatın yapılacağı sokakta olmamın sebebi sadece heyecan değildi. Görüp görebileceğiniz en yön özürlü insan olduğum için İstanbul’da inanılmaz kaybolma anılarına sayısız imza atmış biri olarak bu riski göze alamadım. Üç saat önceden gittim buldum binayı, oturdum karşısında bir yere, kahve fincanları ve tuvalet arasında mekik dokuyarak iki saati geçirdim. Bir on beş dakika da sokakta volta attıktan sonra atmosfere alışıp heyecanımı biraz yatıştırma umudu ile kırk beş dakika önce bekleme salonuna girdim. Ama ne münasebet! Vakit ilerleyip zaman yaklaştıkça saç diplerimden başlayıp bedenimin en uç noktasına hızlı hızlı ilerleyen ter damlaları ve gittikçe artan kalp atışlarımı unutmak için saçmasapan bir yerde okuduğum nefes egzersizlerini uygulamaya ve masanın üzerinde bulduğum gazetelere göz atmaya başladım. Ya da göz atıyor gibi yapmaya desek daha doğru olur!

Kafamda sorular… Ne sorarlar acaba? Neyi kriter alırlar? Çalışmalarımdan bahsetsem mi? Ya konu oraya gelemezse?

Derken adım okundu ve yaklaşık yirmi kişinin arasından kan ter içinde odaya yöneldim.

Baştan söyleyeyim, hayatımın en berbat mülakatıydı!

Bana sorulan tek soru dünya edebiyatından röportaj yapmış başarılı bir isimdi. Ve benim tek cevabım “yok” oldu. Evet hocanın yüzüne uzun uzun bakıp “yok” dedim.Çünkü kafamdaki her şey bir anda resetlendi.  Bu sırada midemden her sessizliği bölen bir “GUURRR” sesini bastırmak adına kıvrandım durdum. Yaptığım çalışmaları anlatamadım, daha önce çalıştığım yerleri anlatamadım, sadece “yok” dedim tüm mülakat boyunca.

Mülakattan çıktığımda şaşkın, bitkin ve ter içindeydim. Bir insanın heyecandan paçaları terler mi? Terliyormuş! Çoraplarım bile sırılsıklamdı. Kalbimin ritmi saatlerce normale dönmedi. Dahası mülakat odasından çıktığım zaman bizimle ilgilenen abiye sonuçların ne zaman açıklanacağını sorunca “Olmazsa da üzülme, bir dahakine olur.” şeklinde bir cevap alınca o midemden gelen gurultunun tüm salonu kapladığı hissine kapıldım. Binadan çıktığım zaman beni bekleyen arkadaşıma “Ben olsam beni seçmezdim” deyip üzerine tek kelime etmeden kalp atışlarımın düzelmesini bekledim geceye kadar.

Öğrenci olmak, mülakata/sınava girmek her yaşta aynıymış bunu anladım. Birkaç ay öncesine kadar öğretmendim ben oysa. Birkaç ay öncesine kadar cevaplayan değil soru soran koltuğunda oturuyordum. Karşıdaki koltuğa geçtiğiniz an her şey renk değiştiriyor emin olabilirsiniz. Üç yıl sonra öğrenciliğe geri dönmek de ayrı bir yazı konusu olabilir. Onu da ileriki zamanlarda yazabilirim.

Sancılı geçen birkaç günün ardından “Atölyemize katılma hakkı kazandınız” diyen mail geldiği zaman öyle bir şoka girdim ki, arayıp haber verdiğim insanlar sesimdeki donukluktan gerçek olduğuna inanamadılar.

Aradan iki ay geçti. Duayen hocaların ve gazetecilerin ellerinde geçen iki ay… Sözcüklerimle tanımayamayacağım hocalarımız ve konuklarımızla geçen iki ay… Çok şey öğrendim bu iki ay içinde. Gazeteciliğe dair çok derin şeyler. Bütün düşüncelerimi, hayata bakış açımı, insanlara yaklaşımımı; dahası devlet, siyaset, toplum adına her şeyimi değiştiren, hatta tersine çeviren şeyler… Fakat Ragıp Duran hocamızın ilk derste kurduğu cümleyi ömrüm boyunca unutmayacağım: “Gazetecilik puştluk işidir” Saf iseniz, kıvrak bir zekanız ve tabiri caizse puştluğa çalışan kafanız yoksa bu işe hiç girmemeniz gerektiğini anlatmıştı bize.

Bu süreçte anladım ki yapmak istediğim şey tam olarak da buymuş. Olmam gereken nokta buymuş. Ama her geçen gün, her hocamın gazetecilik hikayelerini ve her konuğun anılarını dinledikçe bir hüzün kaplıyor içimi. Öyle güzel yapabilmişler ki bu mesleği, öyle bir tam zamanımıymış ki gazeteci olmanın… Zormuş, teknoloji yokmuş, ulaşım meşakatliymiş, fakat hakkı verilmiş bu mesleğin. Ben ne yapsam, ne kadar paralasam da kendimi, o zamanlarda olduğu gibi bir gazetecilik yapma şansım olacak mı, meçhul!

İki ay öncesinden beri, her gün içimde büyüyen aynı his, 30 yıl önce doğmalıymışım!

Ve kendime bir söz verdim bu işi hakkıyla yapan yüreklerin arasında.. Bu işi hakkıyla yapacağım. Günü geldiğinde ben de benzer hikayeleri anlatmak adına elimden gelen puştluğu ardıma koymayacağım!

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.