“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Fikret İlkiz,  12 Eylül döneminde geride kalan ailelerin hikayelerinden oluşan, adı “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım” kitabını yazmış.

 

(Fikret İlkiz, Bianet /25 Kasım 2013 )

12 Eylül’ün 33. yılında geride kalan aileler 12 Eylül’ü 33 hikayede anlatmış. adı “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”. Bu kitabın yaratıcıları Eylem Delikanlı ile Özlem Delikanlı. Her ikisini de çok teşekkür ediyorum.

12-47

Bir yanda 12 Eylül Anayasasından kurtulmak adına Anayasa yapmak üzere yola çıkanların çıkmaz sokaktaki siyasi halleri, öte yanda Ankara’da devam eden 12 Eylül davası…

Tam ortasında “12 Eylül bizden ne aldı?” sorusuna verdikleri yanıtlar dahil 12 Eylül’de yaşadıklarına dair sözleri olan çocukların anlattıkları… Söz ve yazı onların!

“Çocukluğumun en çok etkilendiğim anlarından biri, görüş günleridir, özellikle görüşün bitiş anıdır. Zaman hemen geçer, sevdiğini orada bırakır adım adım ayrılırsın. Dönüp dönüp bakarsın, tekrar koşup sarılmak istersin. Geçen gün Mustafa Balbay’ın çocuklarıyla, Nazlıcan Özkan’ın babası Tuncay Özkan’la görüş günleriyle ilgili bir yazı okudum, mideme taş oturdu. Nasıl da benzer günler yaşıyoruz. Birbiri ardına açılan siyasi davalar, davaların görüldüğü siyasallaşmış bir hukuk sisteminden adalet bekleme hali… Babam da geçenlerde, “biz en azından neyle suçlandığımızı biliyorduk” dedi. Aynen öyle! İşte o görüş günleri, bütün bir özlemi sığdırdığım en çok yarım saat. O kopamama anı, çok sarsıcı bir duygu hali, nasıl anlatırım bilmiyorum. Ağlatabilir beni şu anda. Gitmeyeyim, biraz daha kalayım, koklayayım ne olur…” (Sevgi Can Yağcı Aksel. Anne ve babası tutuklandığında 3-4 yaşlarındaydı. Babasının hapiste olduğunu 7 yaşında dayısından öğrendi).

“İlhan Erdost vazgeçmemeyi öğretti, hiçbir şekilde hiçbir şeyden vazgeçmemeyi öğretti, umutsuzluğa düştüğün zamanlarda nasıl çıkabileceksin, onu öğretti. Onurlu yaşamanın en büyük erdemlerden bir olduğunu öğretti. Sevgiyi öğretti, bağlılığı öğretti, bize kıvırcık saç bırakmış, güzel bir aile bırakmış gerisinde, çok güzel bir abla vermiş, çok onurlu bir hayat sunmuş ablama da bana da. O yüzden iyi ki babammış. Hâlâ da iyi ki babam.”  (Alaz Erdost. 1980 doğumlu. Babası cezaevinde öldürüldüğünde 5,5 aylık, ablası 2,5 yaşında.)

“Aile böyle dağılmış vaziyette, biz dedemle yaşıyoruz, bir yandan da okula gidiyoruz. Ben ilkokula, Hüseyin ağabeyim ortaokula başlamış, Barış da 1, sınıfta. Bir gün biz, Hüseyin’le okuldayken, Barış bize annemle babamın Çavuşlu’dan geçtiğini söyledi. Keşap’taki cezaevinden Trabzon’a nakledilirken, araç orada durmuş. İçinde de annemle babam var. Barış da ayağında yırtık ayakkabı, orada. Şimdi baba olunca daha iyi anlıyorum annemle babamın o an neler hissettiğini. Aracın deliklerinden Barış’ı görünce para atmışlar, Barış da paraları alıyor ama kim olduğunu bilmiyor. Barış Barış diyorlar ama göremiyor tabii. Sonra araçtaki komutan anlıyor Barış’ın içerdekilerden birinin çocuğu olduğunu, açtırıyor kapıyı çocuklarını görsünler diye. Barış bir bakıyor ki eli kelepçeli, ayaklar zincirli. Bu şekilde görmüş oluyor annemleri. Bu benim için çok üzücü bir hikâyedir.” (Serkan Tahmaz. Gazeteci. Evleri basıldığında 6 yaşında, üç erkek kardeş içinde ortancası. Anne ve babası TÖB-DER’li öğretmenler, Dev-Yol davasında yargılandılar.)

“En son ben içeri girmeden önce Ordu E Tipi Cezaevi’nde görmüştüm. O zaman tabii bıyıkları ve saçı vardı. Şimdi askeri cezaevine geldiği için saçlar kısaltılmış, bıyık kesilmiş, o bir iki adım gelene kadar babam olduğunu anlayamadım. Orada kucaklaştık. Birlikte aynı koğuşa girdik, elbiselerimi falan yerleştirdikten sonra avluya çıktık, avlu açıktı. Tanıdık insanlarla kucaklaştıktan sonra babamla birlikte tek başımıza volta atmaya başladık. Hiç unutmuyorum kırmızıyı çok severdi, onun üzerinde kırmızı bir gömlek vardı. Cebinde de Maltepe sigarası ve çakmağı vardı. Ben de sigara içiyorum o yaşta. Ama onun yanında hiç sigara içmemişim. Gezerken cebinden sigarayı çıkardı, bana uzattı. Ben yok istemem dedim. “İç, İç!” dedi, “Burada baba oğul yok. Burada iki arkadaş var. Başka türlü geçmez burası” yok falan dediysem de ısrarla verdi bana. Çünkü içtiğimi biliyordu. Ondan sonra sigaramı yakmaya kalktı, ben çakmağı aldım elinden. O anı hiç unutmuyorum, sırtımı dönerek yaktım. Orada 3 yıl boyunca da o sigarayı hiç göstermedim. Hep yanımda tutardım. Mahkemede de yan yana oturuyorduk. Alfabetik sıraya isimlerimiz alt alta yazılıydı: Fikri Sönmez, Naci Sönmez. O zaman kapalı alanda sigara içiliyor ya mahkeme ara verildiğinde kalkamıyorsun, edemiyorsun, ben yine sırtımı dönerek sigara içerdim, yani yüzüne karşı hiç sigara içemedim. O kadar özgürlük tanımasına rağmen, öyle sevecen davranmasına rağmen ben onu yapamadım”( Naci Sönmez. 1963 doğumlu. Fatsa Belediye Başkanlığı yapan babası Fikri Sönmez’le aynı koğuşa girdiğinde 17 yaşındaydı.)

“Tabii çıktığı zaman çok daha az konuşuyordu, yürümesi bile değişmişti. Hatta ona hapishane yürüyüşü, mahkûm yürüyüşü diyorlarmış. Özel bir yürüyüş şekilleri varmış onların. Mahkemeye elleri arkadan zincirli olarak geliyorlardı, birbirlerine bağlı olarak, ayakları da. Daha böyle ayağını sürterek, değişik bir yürüyüş tarzı o. Ama yine de duruşundan bir şey kaybetmedi asla. Arkadaşlarıyla buluştuğu o kalabalık yemekler devam etti, tabii ki. Daha sonra da politik hayatını devam ettirmeye çalıştı çok aktif olmasa bile. Asla vazgeçmedi. Size şöyle bir şey söyleyeyim: cezaevindeki hayatıyla ilgili ya da anılarıyla ilgili hiçbir şey anlatmadı. En son dönemde hastayken, cezaevinde geçirdiği dönemle uğraşıyordu, anlatmıyordu çok net bir şey ama sürekli aklı oradaydı ve zaman zaman blokajlar da olduğu için kafasında ‘Gelecekler, alacaklar…askerler’ derdi. Ben de sormazdım. Biz biraz sormayan ve fazla anlatmayan bir aileyiz. Siyasi boyutu işin dışında, yapı olarak böyleyiz. Ama ölmesine çok yakın şunu da söyledi bir gün ‘Bu mücadele çok önemli. Bunu hiç unutma’ Her şeye rağmen o yaşta, bir sabah uyanıp bunu söyleyecek bir insandı. Ne yaşanmış olursa olsun aslonanın ne olduğunu söylüyor bize.” ( Işık Erem. Türkiye İşçi Partisi Merkez Yönetim Kurulu üyesi babası Müşfik Erem cezaevine girdiğinde 50, kendisi 21 yaşındaydı)

12 Eylül’ün 33. yılında geride kalan aileler 12 Eylül’ü 33 hikayede anlatmış. Ayrıntı Yayınlarından çıkan kitabın adı “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”.  Bu kitabın yaratıcıları Eylem Delikanlı ile Özlem Delikanlı. Her ikisini de çok teşekkür ediyorum.

Kitabın önsözünde yazdıklarına hiç şaşırmıyorum, şöyle başlamışlar: “Bu çalışmayı hazırlama fikri son derece kişisel bir hikâyeden çıktı. Yaklaşık iki yıl önceydi. Daha önce hiç bilmediğimiz bir 12 Eylül öyküsünü ilk kez annemizden duymuştuk. Biz 3 kardeş, Türkiye tarihinin en büyük öğretmen örgütlenmesi TÖB-DER’in yöneticisi ve devrimci hareketin içinde mücadele eden isimlerden bir olan babamızın 12 Eylül sonrası cezaevi süreciyle büyümüşken otuzlu yaşlarımızda annemizin de kısa süreli de olsa, öylesi bir süreçten geçtiğini öğrendik. Hiçbirimizin belleğinde yer almayan bir yaşanmışlıktı bu. Tepkilerimiz farklı oldu; şaşırdık, kızdık, üzüldük, hayal kırıklığı yaşadık, hırslandık, anlam veremedik, empati kurduk… Bunun neden bunca yıl anlatılmadığını anladıysak ta 25 yıl sonra ortaya çıkması, ardından başka soruları da beraberinde getirdi. Sonra bu duygularla başa etmenin en iyi yolunu yazmakta bulduk” Dostlarına sormuşlar. Çocukmuşlar o yıllarda ve en çok da “12 Eylül bizden ne aldı” sorusunun yanıtını aramışlar. Ortaya bu kitap çıkmış…

12 Eylül için tarihe not düşerken belki de en iyisi, hesap sormanın bir yolu da karanlıktakini ortaya çıkarmak ve birçoklarının gözlerini kapatıp kulaklarını tıkadıklarını ortalara saçmak…

Unutmayın, unuttuklarınızı hatırlayın. Hikâyeler ve sözler onların… Yaşananların hesabını sormanın bir yolu vardır elbet… Kitaptaki gibi, ülkenin güzel çocuklarına…

“Türkiye’de eşi, sevgilisi, kardeşi, çocuğu, annesi, babası işkence tezgâhlarından geçirilmiş hapishanelerde tazecik gelecekleri karartılmışların yakınlarına, arkada kalanlara ses vermek” o kadar da zor değil be kardeşim! (Fİ/HK)

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir