Hayvan Hakları Felsefesi: Mükemmel Bir Giriş

David Meyer

Psikoloji Prof. 

Michigan Üniversitesi

Toplumumuzda diğer hayvanlara kıyasla insanlar için farklı bir ahlâki standart kullanılır. Diğer hayvanlardan farklı olarak insanlar  yenmek için yetiştirilmez, berbat koşullar altında çiftliklerde beslenmez ve daha fazla et elde etmek adına genetiğiyle oynanmaz. İnsan derisini ürünlerde kullanmayız. İnsanların gözlerinde deneyerek tüketici ürünlerinin güvenli olup olmadığını test etmeyiz. Kanseri tedavi etmek adına insanlara kanser bulaştırmayız, insanları sirklerde performanslar yapsınlar diye zorlamaz, ya da diğer insanlar eğlence diye onları parklarda esir tutmayız. Toplumumuz bütün bu davranışların hem etiğe hem de ahlâka aykırı olduğunu idrak edeceğimiz derece evrim geçirmiştir. Ancak bütün bu eylemlerin homo sapiensler olmayan canlılara uygulanmaktadır. İnsanlar, insanların hayvanlardan tamamen farklı olduğu ve bu yüzden farklı bir ahlâki davranışı hakettiklerini ispat etmek için bilimsel, dinsel ve  sezgisel gerekçelere başvuruyor. Bu tür meşrulaştırmaların dikkatli bir şekilde incelenmesi sonucunda bu gerekçelerin hatalı ve hayvanlara farklı bir bakış geliştirmenin de kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz.

Hayvanlara farklı bir ahlâki standart uygulanmasını meşrulaştıran bilimsel bir gerekçe homo sapienslerin daha güçlü olduğunu söyler bize. Biz güçlüyüzdür, ve ne istersek yapabiliriz; çünkü bu, bizim doğal seçilimimiz ve doğamızın sonucudur. Ancak bu görüş hiçbir ahlâki ağırlık taşımaz. Eğer güçlü olanın haklı olduğu türden bir sistemi benimsersek o zaman bu türden bir güç gösterisi sadece türler arasında kalmaz. Güçlü insanların zayıf insanları istismar etmesini de ahlâken meşru olduğunu söyleyebiliriz o zaman. Ahlâki eşitsizlikleri güce dayalı olarak meşrulaştırmada karşımıza çıkan sorun, şu hipotetik durumu göz önüne alırsak daha bir netleşiyor; Bir gün uzaylılarda bağlantı kurabiliriz. Bu yaratıklar bizden çok daha gelişmiş ve daha güçlü olabilirler; bizi dünyada yaşayan sıradan bir yaşam formu olarak görebilirler.

Bizi gıda olmamız için çiftliklere koymak ya da üzerimizde deney yapmak isteyebilirler. Bizden çok daha güçlü oldukları için bu davranışın ahlâk dışı olduğunu öne süremeyiz. Kendi gezegenimizde üzerlerinde gücümüzü gösterdiğimiz hayvanları maruz bıraktığımız davranışın aynısını bu sefer biz yaşıyor oluruz. Aramızdan hangimiz kalkıp da hiç iki yüzlülük hissetmeden “hayır, bana böyle davranamazsınız. Bu hiç ahlâki değil” diyebilir? İşte hayvan hakları eylemcileri bu sözleri söyleyebilir.

Bir diğer gerekçe ise insanların daha zeki olduğudur. Bu sanki gerçek gibi geliyor kulağa; ama zekâyı tanımlayanlar da sonuçta insanlar. Bütün insan kültürlerinde geçerli olan bir zekâ ölçüsü bulmakta zorlanmamız gibi kolayca iletişim kuramadığımız canlılara uygulayabileceğimiz standart bir ölçü bulmak da imkânsız.

Eğer zekâyı çevremizle uyum içerisinde ve sürdürülebilir bir dengeyle yaşamak olarak tanımlasak, insanlar  herhalde zekâsı en düşük türler arasında yer alırdı. Çevremizi yok edip kendimizi savaş, hırs, nefret aracılığıyla yok ediyoruz, bunların hepsi zekâdan yoksun olmakla eş anlamlı. Bunu yapan başka bir hayvan bilmiyoruz.

Ahlâki bir duruş tanımlamak adına genel bir zekâ düzeyinden söz etmek ayrıca doğumdan kaynaklı sebepler sonucunda zeki denemeyecek insanlarla ilgili de bir sorun yaratıyor. Eğer ham zekâ kimin sömürülebileceğine dair bir ölçütse mental anlamda geri veya beyni hasar görmüş kişiler de sirklerde bilim adamlarının deney masalarındaki  yerlerini almalılar (ki bir zamanlar oradaydılar, ama o dönemler geçtik artık).

İnsanlar, insanlar ve diğer hayvanlar arasında bir ayrım olarak zekânın başka yönlerini  öne sürüyorlar. Bu ayrımların hiç biri mutlak bir özellik taşımıyor.

İnsanlarda soyut düşünme kapasitesi var. Hayvanların sahip olduğu bilişsel kapasitelerin düzeyi konusunda gerçekçi bir değerlendirme yapamayız. Dillerini konuşamıyoruz. Evlerinde kedi ve köpeklerle yaşayan insanlar bu hayvanların net şekilde düşünüp akıl yürütebildiğini biliyorlar. Time ve Newsweek dergilerinde hayvanlarda düşünce, akıl yürütme ve hatta kasti kandırmaca yapmaya yönelik kapasiteler olduğuna dair kapak öyküleri yer aldı.

İnsanlarda hayal gücü var. Bir kediyle yaşamış herkes kedilerinin cansız nesnelerle oyun oynadığını görmüştür. Kewalo Basin Memeli Laboratuarı’ndaki yunuslar yaratıcı veikili gibi anlamlara gelen el işaretlerini anlayabiliyor. Su altında geçen bir dakikadan sonra iki yunus ikili olarak yüzmeye başlıyor, mükemmel bir senkronizasyon içerisinde kendi seçimleriyle suda sıçramaya başlıyorlar. Eğitimciler bu eylemlerin yunuslar tarafından  ilk kez sergilendiğini söylüyorlar.

İnsanlar alet kullanır. Diğer hayvanlar çevrelerindeki nesneleri alet olarak kullanırlar. Su samurları kabuklu deniz hayvanlarını açmak için taş kullanır, maymunlar ağaçlardaki deliklerde yer alan karıncaları yemek için çubuk kullanırlar.

İnsanlar kendi yaşam gereksinimlerini karşılamak ve sorunlarını çözmek için çevrelerini modifiye ederler. Karıncalar, kuşlar, ve bir çok hayvan yuva yaparak, kovan yaparak vb. çevrelerini gereksinimlerine göre modifiey ediyor. Kediler ve maymunlar da sorunlarını çözmek için zekâlarını kullanmalarıyla  ünlü.

İnsanlar dil kullanarak iletişim kuruyor. Kuşlar, balinalar, yunuslar ve daha birçok hayvan da dil kullanarak aleni bir şekilde iletişim kuruyor. Arılar komplike danslar yapıyorlar, bu danslar poleni olan bir bitkinin net koordinatlarını veriyor ve bunu bir insana kıyasla çok daha iyi başarıyorlar. Yunus ve orkalar gibi memeli hayvanlardaki kompleks iletişimleri henüz çözebilmiş değiliz.

Sadece insanlara özgü olduğu düşünülen tek zekâ biçimi ise gelecek kuşakların yaratı ve tecrübelerimizle yaşaması için elde ettiğimiz bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılması olayıdır. Ancak bu benzersiz özellik, insanlara uygulandığında meşru göremeyeceğimiz davranışları hayvanlara yapmamızı meşrulaştırmaz. Bir türün bir bilgiyi kağıda döküp dökemeyeceği konusunun ahlâki bir bağlayıcılığı yoktur. Olduğuna inanmak da şu şekilde ifade edilebilir: eğer bilgiyi kağıda geçirebilen bir türün üyesiyseniz ( benim ve bu kuralları yapan herkes gibi) o halde siz ABD anayasası tarafından güvence altındasınızdır vb. Ama eğer bilgiyi (bize göre ) kağıda dökemeyen bir türün üyesiyseniz o zaman sizi yiyebiliriz, derilerinizi giyebiliriz, bizi eğlendirmeniz için sizi aptalca numaralar yapmaya zorlayabiliriz, siz bizim malımızsınız.

İnsanların diğer hayvan türlerinden geniş anlamda farklı olduğu kesin gibi. Jetler ve gökdelenler yapıyoruz. İnsanları Ay’a gönderiyoruz, DNA araştırması yapıyoruz. Dondurma yapabiliyoruz, su çiçeğini engelleyebiliyoruz. Ama hiçbir insan tek başına jet yapamıyor veya DNA araştırması yürütemiyor. Gerekli elektrik ve aletler olmaksızın dondurma bile yapamazsınız. Eğer bir uygarlığın zaman içerisinde muhafaza edilen yaratımları ve bilgisi olmasaydı bunların hiç biri mümkün olmayacaktı. Bütün bunlar, insanlar ve hayvanlar arasında sözünü ettiğimiz o bilgi aktarımı ve bilginin kaydedilmesi olayının doğal bir sonudur.

Dahası, bütün bu harika başarılar son yüzyılda meydana geldi. Başarılarımız karşısında hissettiğimiz huşu duygusu hayvanlara yönelik davranışlarımızı ahlâki anlamda meşrulaştırıyorsa o zaman bu durumu milyonlarca yıllık insan varoluşu ile uzlaştıramayız bu kazanımlar olmadan. Elbette sanayi devriminden beri ahlâki çıtamız yükseldi. Çıplak insanları doğaya bıraksak hiç birisinin hayatta kalmak için çabalayan hayvanlardan farklı olmadığını görebiliriz. İnsanın dünya üzerindeki milyonlarca yıllık varlığının özeti süper iletkenler değil, işte bu temel ve basit varoluşumuzdur.

Bilimsel anlamda insanlar ve diğer hayvan türleri arasında ahlâken bağlayıcı hiçbir farklılık yoktur. Homo sapiens ve diğer hayvan türleri arasında ahlâken bağlayıcı bilimsel bir farklılık arayışı sık sık  hayvanlara yönelik davranışlarımızı mazur gösterecek bahanelere tutunmaya itiyor. İnsanlar ve diğer hayvanlar arasındaki en temel ve kökten farklılıkların hepsi bir derece farklılığıdır.

Bilimsel meşrulaştırmanın imkânsız olduğunu gördükten sonra şimdi, insanlar ve diğer hayvanlara yönelik davranışlar arasındaki farklı ahlâki standartları haklı çıkarmak  adına dinin nasıl kullanıldığına bakalım. Dinsel insançlar genelde bir inanç meselesi olup hakikat olup olmadıklarıempirik anlamda kanıtlanamaz;  en yaygın dinsel meşrulaştırmaların çoğu içsel anlamda tutarsızdır.

İncil insanların dünyayı hakimiyet altına almasına izin verildiğini söyler, işte hakimiyet altına alınanlar diğer canlılardır. Bir çok insan  hayvanlara canları nasıl isterse öyle davranmak için bir gerekçe olarak görürler bu dini bakışı. İnsanların hem dünyayı hem de canlıları hakimiyet altına aldığı doğruysa da  dar görüşlü ya da zalim olmamız konusunda dini bir zorunluluk yok. Bir kraliçe insanları üzerinde egemenlik sahibidir; ama gaddar ya da adil olmayı seçen kendisidir.

Eğer insanlar insanın dünya üzerindeki egemenliğinin hayvanları insanlar için var olan bir eşya haline dönüştürdüğüne gerçekten inanıyorsa, o zaman hayvanlara yönelik zulüm karşıtı yasalara da muhalefet etmeleri gerekirdi. İnsan ihtiyaçları ve arzuları her zaman eşya/mülkten önce gelir. Hayvanlara işkence edip onları  öldürmeyi haklı görebilirdik, çünkü hayvanların insanlar için yaratıldığını biliyoruz. Ancak bir çok  insan bu görüşe karşı çıkar. Bir çok insan bir hayvanın  işkence görmeyip öldürülmeme gibi temel bir hakkının insanın o hayvana işkence edip öldürme hakkından üstün olduğunu kabul eder.  İşte bu görüş hayvan hakları görüşüdür, ve bu bakış açısının hayvanların insanlara ait bir eşya olduğu gibi bir inançla uzlaşması imkânsızdır.

Bazı insanlar insanların  ölümsüz ruhları olduğuna ve hayvanlarınsa olmadığına inanıyor. Bu bakış açısı, ölümsüz ruhlara sahip olmayan hayvanların statüsü onları ahlâki anlamda değersizleştirmediği sürece hayvan hakları felsefesi ile çelişmez. Aslında eğer hayvanların ölümsüz ruhları yoksa ve onların yegâne tecrübeleri şu dünyada yaşadıkları süre ise, o zaman  onların gezegenimizdeki kısa ömürlerinin işkence ve sömürüden uzak yaşanması adına daha büyük bir ahlâki sorumluluğumuz var demektir.

Bu yüzden  hayvanlara yönelik ahlâki sorumluluklarımız ve  hayatın bütününe verdiğimiz değeri formüle etmek adına kendi zekâ ve kalplerimizin (sezgilerimiz) kombinasyonundan yardım almalıyız.

Eğer önsezileriniz bir köpeğe zevk duymak adına işkence etmenizin kötü olduğunu söylüyorsa o zaman bir ineğin ya da tavuğun etini yeme konusunda da kendinizi eleştirebilmelisiniz. Et yemek hayatta kalmak için gereksiz olduğuna, bir alışkanlık ve zevk meselesi olduğuna göre her  iki durum da insanın zevk alma hakkını bir hayvanın yaşama hakkından üstün görmektedir. Sirkler, rodeolar, hayvanat bahçeleri, su parkları, hayvan yemek, ürün deneyleri, kürkler, ve deri ürünlerinin hepsi insanlar zevk alsın, konforlu yaşasın, para kazansın diye hayvanlara zarar veriyor, ve işte bu sebeple insanların temel değerleriyle çelişiyorlar.

Öldürmenin bazen gerekli olduğunu biliyoruz, sezgilerimiz bize bu yüzden bir insanı öldürmekle bir karıncayı öldürmenin büyüklüğü arasında bir fark olduğunu söylüyor. Çok az insan bir insanın hayatta kalmak adına bir hayvanı öldürme hakkını sorgular. Aslında, insanlar sürekli öldürmek zorunda. Vücutlarımız durmaksızın bakteri ve virüsleri öldürüyor. Yürürken ayaklarımızın altında kalan bitkileri öldürüyoruz. Öldürmek bütün hayat çemberinin ciddi bir parçası. Ama bir virüsü öldürmek bir ineği öldürmekle aynı ahlâki büyüklüğe sahip değil.

Yaşayan şeylerin değerini temsil eden bir kontinyumu esnetmeyi seçebilir ve ne zaman öldürüp ne zaman  öldürmemeli konusunda karar vermek için bu çizgiyi kullanabiliriz. Tıpkı bir yabancı karşısında eşimizin ya da çocuğumuzun hayatının değerini öne çıkarmanın anlamlı olması gibi, insanın kendi türünden bir canlıyı başka bir türün canlısı karşısında üstün tutması anlaşılabilir  bir şey. İnekler, köpekler ve farelerin hepsi değerli ve hepsi de kontinyumdalar. Bitkiler ve virüsler bile öyle. Karıncaların bir değeri var, kedi ve maymunların hemen aşağısında bir yerlerde. Katiller ve erenler/veliler de kontinyumdalar. Bir grup olarak insanlar ise en üstte yer alıyor.  Ama en basit hayat formu bile bu hayali çizgi üzerinde “çok değerli” etkiketine sahip.

Yaşamak için öldürmek zorunda olduğumuza göre, o zaman kontinyumda mümkün olan en az oranda öldürmek için çabalamak zorundayız. Meyve ve fındık yemek hoştur; çünkü bunlar bir bitkinin ölümüne sebep olmaz. Sebze yemek de aynı sırada görülebilir, ve işte bu çizginin ilerisinde beslenmek için öldürmemiz gerekmiyor.

Çoğu insan sezgisel olarak dirikesimi eleştirmez; çünkü kontinyumun alt sıralarında yer alan hayvanlara zarar vermenin insan hayatını kurtarmaya yaradığına inandırılmışlardır. Hatalı bir bakış açısı bu; çünkü insan hastalıklarını modellemek için hayvanları kullanmak çoğu vakada bilimsel bir doğruluk payı taşımaz. Sorumlu Tıp Adına Fizisyenler Komitesi (PCRM) ve Tıbbi Araştırma Modernizasyonu Komitesi (MRMC) gibi doktor ve tıbbi profesyonel organizasyonları dirikesime tamamen karşılar; çünkü hayvan modellemesinin yanlışlığı insan hastalığının tedavisi konusunda hem hatalı hem de bazı zamanlar tehlike arz edecek şekilde yanlış sonuçlar elde edilmesine yol açıyor.

Hayvan deneylerinde net bir araştırma havası var; ama tamamıyla hayvan modelinin insan tepkilerini öngöreceği gibi rastgele bir önkabule dayandırılmıştır. Yaş, cinsiyet, ırk, hayat tarzı vb. gibi kontroller kullanılmadan bir insan hastalığı incelemesi yapıldığını düşünün, acaba nasıl bir eleştiri alırdı? Bu tür bir çalışmaya tıp dergilerinde gülünüp geçilirdi. Ancak biyomedikal araştırmalar sanki insan hastalığını çalışır gibi yapıyor; ama tür kontrolü yapmıyor bile.

Aspirinin kedileri öldürdüğünü, çikolotanın köpeklerde aşırı doz almış etkisi yaptığını , penisilinin kobay fareleri için ölümcül olduğunu biliyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerden elde edilen çelişkili veriler  aslında seneler boyunca Sağlık Dairesi’nin sigarayla ilgili uyarılarının gecikmesine yol açtı, ve ancak hayvan denekleri içermeyen  epidemolojik çalışmalar nihayetinde sigara  içmenin tehlikesi kanıtlandı. Bir farenin ya da diğer bir hayvanın patolojisini laboratuarda etkileyen şey her neyse onun insanları da birebir etkileyeceğini söyleyemeyiz.

Çoğu hayvan araştırmacıları fizyolojileri insana yakından benzeyen hayvanları seçme zahmetine bile girmiyor. Tersine onlar en az pahalı olan ve en kolay edinilebilen hayvan süjelerini seçiyorlar. Fareler ve sıçanlar hemen ürerler, pahalı değildirler. İşte bu hayvanların böyle sık kullanılmasının sebebi bu, bilimle bir  ilgisi yok. Eğer edinilmeleri zorlaşsa araştırmacılar da pahalı olmayan başka hayvanlar seçecekler.

Bir çok insan her yıl hayvan deneylerine harcanan milyarlarca doların eğitime, koruyucu hekimliğe ve diğer araştırma seçeneklerine harcanabileceğine  inanıyor. Amerika’da en çok ölüme yol açan 3 katil, yani; kanser, kalp hastalığı ve felcin beslenme ve hayat tarzında yapılacak değişikliklerle önlenebileceği biliniyor. Bu hastalıklara karşı yürütülen mücadelede yaşanan en büyük gelişmeler hep insan epidemiyolojik gözlemi ve tanı teknolojisinde meydana gelen gelişmeler sayesinde oldu. Hayvan deneylerinde ısrar etmek, aslında hem korunma hem de sağlık ve eğitim adına yararlanılabilecek paraların hatalı hayvan deneylerine harcanması sonucu insanlığın içinde bulunduğu koşulları daha zora sokmuş oluyor.

Eğer bu hatalı hayvan modelinin bir şekilde insanların hayatını kurtaracağına inanan varsa o zaman “hayat kurtarmak” ne demek bir daha tanımlamak gerek. Hayat kurtarmak bir ömrü uzatmak anlamına gelir, bazı vakalarda ise bir hayatın kalitesini/niteliğini yükseltmek anlamına gelir. Bütün insanlar  ölecek, ama AIDS’in tedavi edilmesi bazı insanların 5 değil de 40 sene sonra  öleceği anlamına gelebilir birileri için. Alzheimer tedavisi bir insanın  kafa bulanıklığı yerine on sene daha hem üretkenlik hem de net ve berrak bir kafa ile yaşaması anlamına gelebilir. Bir hayatın hem uzunluğu hem de niteliğinde elde edilecek potansiyel kazanımlar değişiyor, bu yüzden ne tür araştırmaların haklı ve meşru olduğuna dair sınırlar netleşmeli. Hayvanlar üzerinde yürütülen deneylerin çok büyük bir oranı-ki buna her yıl sınıflarda uygulanan dirikesimlerde milyonlarca hayvanın ölmesi de dahil- belirsiz  ve akademik çabalar peşinde koşuyor;  insan hayatını kurtarmak gibi bir amaca odaklanmakla uzaktan yakından ilgisi yok.

Örneğin; Temmuz 1993 tarihli Discover dergisi  Stanford Üniversitesi Uyku Araştırma Merkezi’nden Dale M. Edgar 5 yetişkin sincap maymunu alarak  hayvanların uyku örüntülerini kontrol eden beyin kısmını “yok etti”. Edgar’ın araştırmasındaki nihai hedef insanların jet lag gibi durumlar karşısında yaşadıkları rahatsızlıkları yenmelerini sağlayacak türden içsel alarmlı saatler kurmaya izin verecek ilaçlar geliştirmekti.  Sincap maymunlarından elde edilen verilerin insanlara uygulanmasının bilimsel geçersizliği bir yana, bir maymunun beynini uyku ritmleri hakkında bir şeyler öğrenmek için değiştirmek bir çok insan tarafından hayat kurtarmaya yarayan bir araştırma olarak görülmez. Jet lag insan hayatının kalitesi konusunda bir hayvanın hayatına zarar vermeyi haklı gösterecek bir öneme sahip olamaz. Eğer birisi sırf eğlenmek adına hayvanlara  işkence etmekten zevk alıyorsa, o zaman bu işkence o kişinin hayat kalitesini geliştirir.  O zaman jet lagi tedavi etmeyi hedef alan bir araştırmanın sonucuyla  bir hayvana sırf eğlenmek için işkence etmek arasında ahlâki bir fark yoktur. Her  ikisi de bir masum canlının hayatı pahasına bir insanın hayat kalitesinde az da olsa bir artış sağlamaktadır. İşte bu sebeple dirikesim ahlâken meşru sayılamaz.

Din ve bilim, diğer insan ve insan türünden olmayan hayvanlarla bağımız konusunda bir şeyler öğretir. Dinler bize bütün insanların bizim geniş ailemizin üyesi olduğunu öğretir, hayvanların ve insanlar aynı ilahi kökten meydana geldiğini öğretir. Bilim bize insanların diğer hayvan türleriyle aynı evrimsel ataları paylaştığını öğretmiştir. Maymunlara hayvanlar alemindeki “en yakın akrabalarımız” şeklinde hitap edilir. Uzun zaman önce bazı evrimsel atalarımız kanat sahibi olmayı faydalı buldu, diğerleri karanlıkta görebilmeyi faydalı buldu. Daha yakın akrabalarımız ise ağaçlardan aşağıya inmeyi faydalı buldular. Bütün hayvanlar uzak akrabalarımızdır, hepimiz onlarla aynı aile hatlarındanız. Belki de etrafımızdaki hayvanlar inanılmaz derece zeki hayat formlarına dönüşmek üzere evrim geçiriyorlar ve bizler aynı yol üzerinde onlardan sadece birkaç adım öndeyiz. Onları da kendimizi sevdiğimiz sevip saygı göstermemiz gerekmez mi?

Sezgisel olarak hiç kimse kendisine hayvan gibi davranılmasını istemez; ama hayvanlara “hayvan gibi “ davrandığımız gerçeği, insanlara da aynı şekilde davranmamızı kolaylaştırıyor. Naziler gibi bir grup, bazı insanları alt-insan şeklinde sınıflandırınca o insanlara da aynen diğer hayvanlara olduğu gibi davranabiliyorlar. Büyükbaş hayvanların taşındığı kamyonlara bindirildiler, kitlesel olarak öldürüldüler, hatta insan yağından sabun ve insan derisinden abajur yapıldılar. Bu davranışı haklı görmek bütün insanlar hayata değer verse, insan hayvan ayırmadan değer verse bile insanlar için çok zordur. İnsanlar soykırımlarını meşru göstermek için bir grup insanı neyle eşleştirmeli, kayalarla mı?

İnsanların zekâlarının, dini inançlarının ve sezgilerinin toplamı, insanlara öldürmenin değil öldürmemenin daha iyi olduğunu söylüyor. Eyleme dönüştürüldüğünde bu, kürk palto yerine pamuklu giymenin, hayvan eti yemek yerine vejetaryen yiyecekler yemenin daha iyi olduğu anlamına geliyor. Mümkün olduğu sürece öldürmemek, acı ve ızdıraba sebep olmamak daima daha iyidir. Çoğu insan zaten içsel olarak hayvan hakları felsefesininin özünü kucaklar; insanların  inançlarının günlük eylemlerini nasıl etkileyeceğini idrak etmeleri gerekiyor sadece.

Eğer hayvanlara yönelik davranışlarımızı insanlara yönelik davranışlarımızdan radikal anlamda farklı olarak  meşru görmenin bir yolu yoksa o zaman hayatın tamamına değer veren bir toplum geliştirmek zorundayız.  İnsanların içsel olarak diğer hayvanlara kıyasla daha yüksek bir ahlâki değeri olduğuna inanan birisi bile hayvanların şu andaki durum karşısında toplumumuzda yeterli bir ahlâki değeri hak ettiğini kabul edecektir. Bu görüşle uyum halinde bulunan bir toplum hem hayvanların hem de insanların keyfi sömürüsünden uzak olacaktır. Böyle bir toplumda rodeolara, sirklere yer olmayacaktır. Hayvanlar gıda ve giysi olmaları adına katledilmemeli. Bilimsel araştırmalardaki hayvan modeli canlı doku  kültürleriyle, bilgisayar modelleriyle, in vitro araştırmalarıyla, herşeyden önce sırf merak duygusu yerine merhamet/şefkat duygusuyla yer değiştirmeli. Bu tür bir toplum her bir kişinin görüşlerinin değişmesiyle, daha önemlisi, eylemlerinin değişmesiyle bugün başlayabilir.

Hayvan hakları felsefesi, yaşayan bütün canlıların insanlar açısından ne gibi bir faydaları olduğundan bağımsız olarak, bir değerlerinin olduğu, hem insanların hem de insan türünden olmayan hayvanların huzur ve barış dolu bir varoluş konusunda mutlak, temel hakları olduğunun ilan edilmesidir. Bu doktrine göre yaşamak, saygı ve uyum dolu bir hayat sürmek demektir. İnsanları ve diğer bütün hayvanları sevmek demektir. Yaşayan bütün varlıkların birbiriyle olan bağına hürmet etmek ve o bağı beslemek demektir. Bir katil olarak değil bir hayat kurtaran olarak yaşamak harika bir histir, en derin değerlerinizle mutlak bir uyum halinde hareket etmek müthiş bir duygudur. Duygular ve eylemler arasındaki gerçek bir tutarlılık hayvan hakları felsefesine uyumlu yaşanan bir hayatın sonucudur.

(bu güzel yazının dinle ilgili kısmını birkaç paragraf olarak atladım)

http://www.animalliberationfront.com/Philosophy/PhilosophyOfAR.htm

Çev. Cem

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir