“Lana Del Rey, tam da edebiyatın yutmayı sevdiği türden bir kadın portresi çiziyor.”

Fırat Demir 

Video Games şarkısının youtube’da keşfedilmesi üzerine yürü ya kulum popun yeni starı konumuna roket hızıyla ulaşan Lana Del Rey, şarkıcı olmasaydım, şair olurdum, diyor. Oh, diye iç çekiyorum ben de, iyi ki şair olmamışsın. Porselen bir yüz, buğulu bakışlar, borderline kişilik, bangır bangır “beni kırmayın” ifadesi, sarayda yaşamak isteyip hâlâ tehlikeli hikayeler anlatmaya dair çelişkisi, en çok da güzelliği, güzelliği… Del Rey, tam da edebiyatın yutmayı sevdiği türden bir kadın portresi çiziyor.

kapak_12

Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için Del Rey’i Türkiye edebiyat ortamının içerisine alıyorum. Rakı masasına bir serçe konuyor. Pençeler bileniyor. Günlerce çançançan ve bitimsiz flörtler. Del Rey, bir aşktan ötekine, hüzünlü bir şiirden karanlık bir öyküye koşuyor. Tüm bunlar olurken o hülyalı bakışlara bir “depresyon” yaftası hediye edilmesi gerekiyor. Çünkü bir süre sonra bu duygulu ve istekli kadın, edebiyatın bekçi erkeklerini yoruyor – genellikle de ilgi çekiciliği ya da yeteneğiyle zorluyor. Del Rey, edebiyat kariyerine “depresif şair” ya da “kadın duyarlılığı” gibi tanımlamalarla, alanı daraltılmış olarak devam ediyor.

İşbu Del Rey şiir de yazsa, şarkı da söylese sunduğu personasıyla böylesi bir “kitsch”i, tehlikeyi içerisinde barındırıyor. Çünkü sanatçı bizzat bu damardan besleniyor! Del Rey, kaderini duygusuna bırakmış, duygularını da safça sağa sola fırlatıp atmış kadın trajedisini yeniden yazmak istiyor. Mücevher ile uyuşturucu arasında kararsız kalan, son kertede bu kararsızlığı bir erkeğin aşkıyla başka bir kararsızlığa bağlayacak kadının şarkısını söylüyor Del Rey. “Ölmek için doğdum!” dediği şarkısının videosunda bile, bir sahnede yırtık şortu, dar bluzu, bir elinde ot, bir yanında dövmeli punk sevgilisi bir arabanın içerisinde uygunsuzca oynaşırken, peşi sıra sahnede bembeyaz, kuğu gibi elbisesi, parıl parıl yüzükleri, yapılı saçı başıyla, tertemiz bir şekilde, görkemli bir kilisede karşımıza çıkıyor. Benzeri çelişkiler, Del Rey evreni içerisinde pek çok kez tekrarlanıyor. Del Rey, son kliplerinden Ride’da da, seks işçiliğini alabildiğine parıltılı, alacalı bulacalı bir biçimde anlatmayı tercih ediyor. Kendisini verili anlamlar içerisinde bir o yana bir bu yana sürüklemesiyse, kimi eleştirmenlerce milenyumla birlikte gelişen “anti-feminist kadın” imajına hizmet etmek dışında bir önem taşımıyor. Peki, tek bir şarkıyla tüm dünyayı yörüngesine katmış Del Rey, bunca belirsizlik içerisinde hakikat sınavlarını tek tek aşıp nasıl kendisini bize inandırabiliyor? Tam bu noktada, Del Rey, gemiyi yine edebiyata çeviriyor. Barındırdığı bu çelişkili içerik, bir anda 1920’lerden beri süregiden bir düşünce dünyasının, edebiyat tarihinin gerçeğiyle çarpışıyor. Del Rey, bilinçaltımızın taş ustalığını bu oyunuyla yapıyor.

Nancy Sinatra’dan Marilyn Monroe’ya kadar kültür tarihinin tüm hüzünlü kadınlarını okul ödevi gibi çalışmış Del Rey. Her nasıl bu hüzünlü kadınlara teslim olduysak, Del Rey’e de teslim olmak zorundayız. Bir de, pop müzikte gizemin para etmediği zamanlardayız, artık herkesin yıldız haritası çarşaf gibi önümüze seriliyor. Del Rey’in de en sevdiği filmden özendiği sinema sanatçısına ne kadar referans noktası varsa hepsine hâkimiz. Fakat Del Rey, kendisini müzik tarihine taşıyabilmek için daha derin bir operasyona girişiyor; edebiyat aşkını ortaya koyuyor. Del Rey’in şarkı sözleri, bizzat modern romanın ve modern şiirin içerisinde evrilip çevrilip karşımıza çıkıyor. “Walt Whitman benim babamdır,” diye iddialı bir cümle kurabiliyor mesela. Hal böyle olunca, şarkıcının söylediği her sözde bir edebiyat gölgesi aramak da içimize bir kurt gibi düşüyor.

Neyse ki Lana Del Rey, edebiyat tarihinin kimi meşhur cümlelerini pek değiştirmeden şarkılarına taşıyor. Örneğin Body Electricşarkısı, manevi babası Whitman’ın “I sing the body electric,” diye başlayan uzun şiirine direkt bir referans… Bir başka şarkısında, sevgilisinin aşkını bir sanata benzetip, yaşamın sanatı taklit ettiğini söylüyor ve Wilde’ın ünlü aforizmasını kendi melodisine yediriyor. Kimi zamansa, cümlelerin yerini, tavır ve karakterler alıyor. Nabokov’un unutulmaz Lolita’sı, Del Rey için aynada bir yansıma oluyor. Del Rey, Off To The Races şarkısını bizzat Lolita’nın lolipoplu baştan çıkarıcısı Haze’in ağzından okuyor. Del Rey, çocuk-kadın imajını Nabokov’un arzu odaklı romanından kazıp çıkarıyor. Çocuk-kadın imajı ve seksapel ele geçirmeye yetmediğinde ya da artık bir şey ifade etmemeye başladığında, Del Rey, depresyonuna sığınıyor. Depresyon günlerinin kitaplığıysa, yalnızca tek bir isme, bir şaire ait: Sylvia Plath.

Feminist okumalarla yine yukarıda sembolik şekilde bahsettiğim sıkıştırıcı okumalar arasında gidip gelen Plath, yüzeysel bir yorumla Del Rey tarafından sahipleniliyor. Belki de Del Rey, tıpkı Plath gibi, kırılganlığın ve açıklığın cezasının yalnızca trajediyle hatırlanmak olduğunu biliyor ve kendi trajedisini zamana bırakıyor. Bunu şimdilik bilemiyoruz. Tek bildiğimiz, Del Rey’in Plath’le kurduğu göbekbağı. Öyle ki, Del Rey, Avustralya Vogue’unun kapağına “Sylvia Plath gibi” çıkıyor. Del Rey, istediği gibi şair olarak yaşamına devam etseydi, belki Plath kadar hakiki olabilirdi. Fakat Del Rey, albümleri milyonlar satan bir popstar ve depresyonunu da kısa tutup çalışmak zorunda. Demiştik, Del Rey, çelişkilerden besleniyor. İmajından melodisine adeta kendisini sıfırdan inşa etmiş, inşasına temel belirlediği edebiyatın içerisindeki iki çelişik öğeyi kendi kimliğinde eritiyor. Del Rey, 1920’lerin görkemli ve konformist Amerika’sını yazan Fitzgerald’ın parti sonrası hüznü ile 50’ler Amerika’sının vahşi ve umutsuz şairi Ginsberg’i aynı anda okumayı deniyor. Fitzgerald’ın imgesini retro yüzüne pudra gibi sürüyor; Ginsberg’iyse, kaçış isteği ve iddiasının objesi haline getiriyor. Keza Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sinin yeni sinema versiyonu için söylediği Young and Beautiful şarkısı, hem Fitzgerald hissine hem de Del Rey hikayesine cuk diye oturuveriyor. Del Rey, inandırıcılığını da, sakil anlarını da edebiyat üzerinde yansıtabilme cinfikirliliğini göstererek kendisini temize çıkarıyor.

Lana Del Rey’in hakikat sınavını aşıp aşamadığını sormuştuk, değil mi? Del Rey, bu sınavlardan yara almadan çıkıyor. Başarısı, referans verdiği edebi kaynaklarla örtüşen bir sanatçı olmasında değil, bu referansları yeniden ve ardı ardına canlandırabilmesindeki yetenekte yatıyor. Her şeyin ötesinde, Lana Del Rey, pop müzik yapıyor ve pop, kitlelere ait çarpık anlamları aynı anda düşünebilmemize hizmet ettiği anda gerçek bir değer ifade ediyor.

Kaynak: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-pudrasi-lana-del-rey

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir