“Süper” Final

Avrupa’nın iki kupa galibini karşı karşıya getiren Süper Kupa’nın analizi

Erkin Bozdoğan
Erkin Bozdoğan / erkinbozdogan@gmail.com
@erkin_bozdogan

Geçtiğimiz sezon iki ayrı hocayla Avrupa’nın iki büyük kupasını kazanan, Bayern Münih ve Chelsea ‘de Mayıs ayından bu zamana kadar hatırı sayılır değişiklikler var. Bunun en önemli göstergesi, iki kupanın galibini bir araya getiren Süper Kupa’da birbirlerini iyi tanıyan iki ismi de buluşturmuş olması. Uzun zaman sonra iki eski rakip farklı ve belki de kimsenin ihtimal vermeyeceği takımlarla birbirine rakip oldu.

Super-Final-giris

Barcelona’dan ayrıldıktan sonra bir sezonu boş geçirerek henüz geçtiğimiz sezonun ortalarında Bayern’in kendisiyle ilgili planlarına “Evet” diyerek pek de bilmediği, tanımadığı bir futbol ülkesinin önemli bir “Futbol Vaha”sı olan Bavyera’nın yolunu tuttu. Diğer kişimiz ise, önceki sezonu şampiyon olarak kapatmasının haricinde son senesinde İspanya Şampiyonluğu, Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu ya da Kral Kupası’ndan eli boş döndü. Hemşerisi Cristiano Ronaldo ile yaşadığı sürekli dillendirilen krizler ve onu gerçekten seven Chelsea’nin sürekli el altından yaptığı çağrılar onu popüler olduğu yere tekrar döndürdü. Benitez’in “İdareten” baktığı ancak bir de Avrupa Ligi Kupası hediye ettiği Chelsea menajerlik makamı artık Mou’ya emanet. Zaten önceki haftaki Süper Kupa finali de, bir bakıma Rafa Benitez’in Chelsea’ye hediyesi ve Mourinho’ya da Chelsea’yle uzun zaman sonra ilk kupasını alma şansı vermesinin farklı şekilde söylenmesi gibiydi. Nitekim diğer rakip geçtiğimiz sezonu Jupp Heynckes ile kasıp kavurarak 3’te 3 yapan Bayern Münih olması finalin büyüklüğünü gözler önüne sermeye yetiyordu.

Jose-Mourinho-Pep-Guardiola

Jose-Mourinho-Pep-Guardiola

Eski Defterler ve Mücadele Stratejileri    

Teknik olarak baktığımızda bir finalin 2010’daki Şampiyonlar Ligi Yarı Finali 2. Karşılaşması olan Barcelona-Inter maçına bu kadar benzeyeceğini belki de o kadar düşünemezdik ya da en azından beklemiyorduk. Nitekim takımlar ve adresler farklı ama lider isimleri ve anlayışlar 3 sene sonra da aynıydı. Bu da yazımızın başında bahsettiğimiz gibi düşük ihtimalli de olsa rekabetin geri dönüşü olarak isimlendirebiliriz. Yeni geldiği rekortmen takımına yüksek pas oranının hakim olduğu sabırlı oyunu aşılamaya çalışan Pep’in karşısında, bu durumu ve elindeki takımın oyuncu tarzı ile kadro modeliyle böylesine bir oyunu oturtmanın çabasında olan rakibe karşı az çok hangi yolun daha akıllıca olacağını bilen bir Jose Mourinho vardı.

Maçın başından beri Pep Guardiola’nın Bayern’i topu 2.bölgede ayağına alarak Chelsea’yi inanılmaz bir baskı altına soktu. Karşılaşmanın nasıl geçeceğinin bir belirtisiydi de aslında. Chelsea de ara ara ortasahada kaptığı toplarla etkili olmaya çalıştı; bu taktik ya da düşünceyi Jose’nin Real Madrid ve Inter’de oynattığı oyundan çokça hatırlıyoruz. Henüz daha oyun tarzını oturtamadığı –özellikle lig maçlarında- açıkça belli olan Pep’in karşısında beklenenden daha etkisiz kalmasının nedeni de rakibiyle aynıydı bir bakıma.

Kendi tuttuğu, sevdiği ve hızlı/kontra oyuncuların birçoğu takımdan ayrılmışken ve maçın da elindeki mevcut takıma bunu alıştırmaya çalıştırdığı döneme denk gelmesi bunu olması açıklıyor. Aslında bu maçla 2010 Yarı Finali’ndeki Mourinho’nun Inter’inin, maçı neredeyse 20-30 metre’de gömülü oynamasının ve 90 dakika inanılmaz şekilde “Çanakkale Savunması” yapmasında safi defans yapmasıyla açıklanmaması gerektiğini tekrar gördük. Zira tamamen kendi düşünce yapısına uyan oyuncular ve o takımın her bireyinin açıkçası kendi görevine oldukça iyi motive olarak, sahayı mükemmel parsellediğini hatırlıyoruz. Bu maçta ise, bu kurgu –bahsettiğimiz oyuncu yapısı ve Jose’nin hazır kadroya gelişinden- oldukça eksik gözüktü ve Cech’in yerine başka bir kaleci olsa Bayern belki de kupayı daha rahat kaldıracaktı.

Andre Schürrle, Oscar, Eden Hazard gibi hızlı ama her türlü rakibi fiziksel olarak domine edecek ve organize olabilecek kıvama gelmeleri için biraz daha zamanları var. Lige iyi başladılar; ancak her zaman belirttiğimiz gibi Premier Lig uzun maratonların en zorlusu ve en fazla kupa adayı olanı. Öte yandan Mourinho’nun şampiyonluk yarışlarından son ana kadar kopmayan ve unutulmayacak olan kadrosundaki Didier Drogba, Florent Malouda, Salomon Kalou, Michael Essien ya da Michael Ballack gibi oyuncuların bulunduğu yapı kadar sürdürülebilir bir etki yaratabiliecekler mi bu da bir soru işareti. Nitekim bu kadroyla oynanmış olan bir Süper Kupa Finali’nde, çok daha farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi

Bayern’in Evreleri, Heynckes ve Pep’ten Yenilik Çabaları

Ligin ilk 4 haftasında 10 puan toplayan Bayern Münih’te Pep Guardiola, ilk anlaştığı günden itibaren beklenen çok paslı, hücum presine dayalı rakibi boğan tarzı yansıtmak istediğini bilmesek de hissediyorduk desek sanırım yanlış olmaz. Sıkça konuşulduğu üzere Heynckes’in tam da Bayern’e uygun olan anlayışını ve oyuncuların alıştığı tarzı değiştirmek biraz zaman alacak gibi. 6-7 sene içinde altyapıdan, genç Alman oyuncu transferlerinden ve başarılı/isim yapmış yabancılardan oluşan sentez kadro, 2011 ve 2012’de Avrupa’nın en büyüğü olmak için Final oynadıktan sonra 2013’te “En Büyük” oldu. Bu oturmuş kadro ve oyuncu yapıları; Ottmar Hitzfeld, Jürgen Klinsmann, Louis van Gaal ile giderek evrim geçirdi ve son olarak da Jupp Heynckes’in hızlı, durdurulamaz takımına büründü.

Son modelde de rakibi 2. ve 3.bölgede yapılan preslerle hataya zorlayarak kontralar yakalayan ve kanatlardaki “Ultra Hızlı” oyuncuları ve hücumlara katılan backlerle rakibi 8-10 saniye içinde ahtapot gibi saran bir sistem var. Anlattığımız bu pres, Mandzukic’ten orta sahada ofansif görevler üstlenen Toni Kroos’la devam ederek tüm takımın kendi görevlerini bildiği bir takım defansının göstergesiydi. Hatta gol atmak için doğmuş olan ancak Mario Mandzukic kadar presçi ve defansif özellikleri belirginleşmemiş olan ya da bu makine sistemi ve kontra oyuna çok uyamayan Mario Gomez’in de daha geri planda kalması –yaşadığı sakatlıklar da var- bu nedendendi. Bu aralar ise, sükunetle pas yaparak adam eksiltmeyi de seven en azılı kontra oyuncularını bile pas oyununa alıştırarak rakibi mümkün olduğunca kendi sahasına hapseden bir Bayern Münih var.

 

Pep-Guardiola-Bayern-Munih

Pep-Guardiola-Bayern-Munih

Alışma evresini henüz atlatamayıp problem gibi gözüken durumun devam etmesinin zaman ihtiyacının yanında oyuncu yapısından da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Orta sahada benzer tipte gibi gözükseler de Xavi, Iniesta gibi sürekli yer değiştiren pasörler ya da santrforsuz sistemin santrforu Messi’nin – onun kalitesine gelemez tabii – tipinde bir oyuncu olmayışı, henüz aynı netliğin yaşanmasını sağlayamıyor. Pep’in Thiago’yu sadece Barça torpili olduğu için değil, aynı zamanda da oyun tarzına alışkın ve en olası isim olduğu için istediğini buradan belki açıklayabiliriz.

Uzun yıllardır Xavi ve Iniesta’nın yanında oynayan ve ara ara sorumluluk da üstlenen Thiago Alcantara’nın pas trafiğini sağlayan rotasyonun önemli bir parçası olabilir. Zira Super Kupa Finali’nde gördüğümüz tablodaki gibi de Toni Kroos, Bastian Schweinsteiger ile Mario Götze’nin de aynı bölgede benzer görevler üstlendiği ve oldukça iyi toplar atabilen güzel bir rotasyon olacaktır. Götze’ye ayrı bir parantez açarsak, şu ana kadar sonradan girmesinin yanında finalde de kendisini çok fazla ön plana çıkaracak hareketleri yapamadığını söylemeliyiz. Yerinin neredeyse garanti olduğu Dortmund’dan geldiği Bayern’de kendi bölgesinde bahsettiğimiz rotasyondaki birçok oyuncuyla forma savaşı vermek zorunda olduğunun farkında. Üstelik bu oyuncuların benzer kalibre ve değerde olmaları onun içi birçok işi zorlaştırıyor. Şimdilik her ne kadar Bayern’deki durumu olumuz ve “taş yerinde ağırdır” atasözümüzü doğrulayan bir statüde de olsa çok daha genç oluşu takımda yerini sağlamlaştırabilecek sabrı göstermek için zamanı var.

Erkin Bozdoğan’ın Diğer Yazıları İçin Tıkla

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Erkin Bozdoğan

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde Radyo-TV ve Sinema bölümü mezunu.“Camp USA” programıyla A.B.D.‘ye gitti.Bu süre zarfında çalışırken, bir sene boyunca dil okuluna devam etti. Bu dönemde de eyalet liginde futbol oynadı.
Spora ve özellikle de futbola ilgisi küçük yaşlardan beri bulunan Erkin, bu ilgisini de oynayarak ve sürekli takip ederek devam ettirmiştir. Avrupa futbolu ve futbol tarihi üzerine kendisini geliştiren Erkin için unutulmayan ve öne çıkmış efsane isimlerin belgeselleri de her zaman büyük bir ilgi odağı olmuştur.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir