The Christian Science Monitor: ” MISIR, LAİKLİĞİ BENİMSEMELİ”

ABDULLAH GÜL: MISIR, LAİKLİĞİ BENİMSEMELİ

The Christian Science Monitor – 30 Mayıs 2012 – ABD
İngilizcesini okumak için:  http://www.csmonitor.com/Commentary/Global-Viewpoint/2012/0529/Interview-with-Turkey-s-Abdullah-Gul-Egypt-should-embrace-secularism


    Abdullah Gül, Türkiye Cumhurbaşkanı. Bu ay başında Chicagodaki NATO Zirvesi için ABDye düzenlediği ziyaret sırasında Global Viewpoint Network editörü Nathan Gardels kendisiyle bir mülakat yaptı. Mülakatta Gül, Mısırın “bütün inançlara saygı” temelinde laikliği benimsemesi gerektiğini, Suriyedeki şiddetin sona erdirilmesinde Rusyanın önemli bir rol oynadığını ve Moskovanın yapıcı davranmak zorunda olduğunu ve dünyadaki ekonomik gücün kaydığını söyledi.

    GARDELS: Gelişen güçlerin hızlı yükselişi nedeniyle Amerika öncülüğündeki küreselleşme, “Batılı olmayan modernite” ve çoğul kimliklerin bağımlılığıyla tanımlanan yeni bir döneme giriyor. Dünyada en hızlı büyüyen iki ekonomi zenginleşirken bazı eski Konfüçyüsçü yolları gözden geçiren Çin ve İslami eğilimli bir parti tarafından yönetilen laik devlet Türkiye. Eski Osmanlı İmparatorluğundan baktığınızda bu değişen dünyayı nasıl görüyorsunuz?

    ABDULLAH GÜL: Bugün gördüğümüz şey, bir çemberin kendini tamamlaması. Birkaç yüzyıl önce Çin, dünyadaki en önemli ekonomiydi. Sonra sanayi devrimi oldu ve İngiltere ilerledi, onu ABD izledi. Şimdi bir kez daha dünyadaki ekonomik çekim merkezi, olduğu yere geri dönüyor. Daha fazla zenginlik diğerlerine yayılıyor. Pek çok güç merkezi bulunan çoğul bir dünyada yaşıyoruz. Artık kimlikler, “Batılı” veya “Müslüman” veya “Çinli” diye sıralanamaz.

    Dediğiniz doğru, modernite denen şey, artık sadece Batıya ait değil. İslami bir toplumun değerlerine uyacak şekilde biçimlendirdik, tıpkı Çinlilerin ekonomik refah, bilim ve teknolojiyi eski medeniyetlerinin değerlerine uydurdukları gibi. Ama aslında daha felsefi bir bakış açısıyla modernite kavramının kendisinin tartışılabilir olduğunu söyleyebilirim. Temel değerlerden söz etmeliyiz: Sosyal adalet, eşitlik, inançlara, dillere ve diğerlerine saygı.

    Meseleye bu şekilde yaklaştığınızda ve insanlara değerlerinin yaşamlarını iyileştirecek yeni yollarla ve araçlarla çelişmediğini anlattığınızda, gelişme sürecini sahiplenirler. Güvenlerinden ve dünyaya kendi koşullarında açılma isteklerinden daha fazla refah doğar. Bu sahiplik hissiyatı nedeniyle demokrasi fikri daha da kök salar. Kolaylıkla yerinden oynatılamaz çünkü halk ve yönetim emellerinde ortaktır.

    Bugün Türkiyede izlediğimiz reform yolu bu. Sanırım Çinin ve mevcut zorluklarına rağmen Rusyanın, bizim anladığımız şekliyle demokrasiye ilerlediğini göreceksiniz. Hukukun üstünlüğüne uyan ve hesap verebilir iyi bir yönetim.

    Şayet “modern olma” fikri, otoriter araçlarla yukarıdan dayatılırsa işe yaramaz. Bu, toplum mühendisliğine tekabül eder. Buna direnç gösteriliyor çünkü Batılı değerleri ithal ettiği düşünülüyor. Bu tepkiyi, bölgedeki otoriter “modernleştiricileri” deviren Arap baharı ayaklanmalarında açıkça görüyoruz. Araplar şimdi değerlerine uygun kendi yollarını arıyorlar.

    GARDELS: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu yılın başında Kahirede yaptığı bir konuşmada, Müslüman Kardeşlere ve yeni demokrasilerinde iktidar için yarışan diğerlerine, Türkiyenin hızlı ekonomik gelişmesinin temeli olan “laiklikten korkmamalarını” söyledi. İslami eğilimli partinin laik bir çerçevede yönettiği Türkiyenin sistemi, anayasalarını yaparken Mısır ve diğer Arap ülkeleri için bir şablon mu?

    GÜL: Arap ve Mağrip ülkelerinin talihsizliği, laiklik yorumlarının, bir tür dinsizlik dayatan “Jakoben” bir model olan Fransa modeline dayanması. Bölgedeki Müslüman toplumlara laiklikten bahsettiğinizde, bu ima nedeniyle yanlış anlaşılıyor. Pratikte, laikliğin Arap ve Mağrip ülkelerinde uygulanması, laiklik adına İslama karşı savaşılması anlamına geliyor. Dolayısıyla bu hassasiyeti anlamalıyız.

    Öte yandan Birleşik Devletler veya Birleşik Krallıkta uygulandığı gibi laikliğin Anglo-Sakson yorumunu kullanırsanız bu, insanların kendilerini rahat hissetmeleri gereken bir şey. Anlamı, devletle dinin ayrılması, devletin bütün dinlere eşit mesafede durması ve bütün inançların vasisi olarak davranması. Bütün inançlara saygıya ve pek çok inancın bir arada var olmasına dayanıyor.

    Mısır veya Tunuslu liderlerle konuşmalarımdan size şunu söyleyebilirim ki dinî kimliği olanlar da dâhil çok açık fikirliler ve laik yönetime dair bu Anglo-Sakson anlayış konusunda rahatlar.

    Türkiyede yaptığımızın temel özgürlüklere odaklanmak olduğunu anlıyorlar. Birinin dinini ifa etme özgürlüğü, özgürlüklerin en temel olanıdır. Engelleri kaldırıyoruz, hepsi bu.

    GARDELS: Türkiye, AB üyeliği yörüngesindeyken Avrupa Birliği’nin taleplerinden birinin “ordunun sivil yönetime tabi kılınması” olması ironik. Şimdi pek çokları, Türkiyede laikliği güvence altına alan “derin devlet” generallerinin yargılanmasını, laikliğe örtülü bir saldırı olarak eleştiriyor. Buna ne diyorsunuz?

    GÜL: Savcıların söylediği şey, bu davaları mahkemeye taşımak için ellerinde güçlü kanıtlar olduğu. Bu kişilerin sivil hükûmete karşı bir darbe düzenleme çabası içinde olduğunu iddia ediyorlar. Bildiğiniz gibi modern Türkiye tarihi neredeyse her 10 yılda bir, ordu darbelerine tanık olmuştur. Bu dikkate alındığında savcıların iddiaları hiçe sayılamaz. Her hâlükârda bu davalar şu anda devam ediyor ve kimin suçlu, kimin masum olduğunu söyleyecek konumda değilim. Sadece bir an önce davaların sonuçlandırılmasını umuyorum.

    GARDELS: Türkiye, İran ile Batı arasında ara buluculuk yaptı. Şimdi katı yaptırımlar uygulanıyor ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı, İranın denetimlere açık olmaya daha istekli olduğuna inanıyor. İyimser misiniz?

    GÜL: Her şeyden evvel bu sorunun tek çözümünün, savaştan bitkin düşmüş bir bölgeyi tutuşturacak askerî bir eylem değil, diplomasi olduğunu söylemeliyim. Bu ne kadar çabuk olursa o kadar iyi olur çünkü Orta Doğunun üzerinden büyük bir yükü kaldıracaktır.

    2010da Türkiye ile Brezilya, İranlıları zenginleştirilmiş uranyumun yarısını ülke dışına nakletmeye ikna etti, böylece silahlanmada kullanılamayacaktı. O sırada bin kilo zenginleştirilmiş uranyumları vardı. Anlaşılamayan sebeplerle bu anlaşma gerçekleşmedi ve bu, İranın suçu değildi. Dolayısıyla fırsat kaçırıldı. Şimdi üç bin kiloları var.

    Geçen ay İstanbulda 5+1 toplantısı vardı ve İran bizim ısrarımızla katıldı çünkü ilgili bütün ülkeler ilerleme kaydetmiyordu. Bu toplantı oldukça olumlu geçti ve Bağdattaki 23 Mayıs toplantısının yolunu açtı. Her iki tarafın bu defa iyi niyetli davrandığına dair iyi işaretler var.

    Türkiyenin İranın nükleer programı konusundaki konumu ise tamamen açıktır: Bölgemizde kitle imha silahlarının varlığına kesin olarak karşıyız. Bu silahları geliştirme veya elde etme girişimleri, bölgesel bir silah yarışını tetikleyebilir ve bu da daha fazla istikrarsızlığa yol açar. Bu nedenle her zaman Orta Doğuda, İran ve İsrail de dâhil kitle imha silahlarından arınmış bir bölge kurulması çağrısında bulunduk.

    İranın barışçıl amaçlarla nükleer enerji kullanma hakkını destekliyoruz. Ancak İranın programı şeffaf olmalı ve liderleri, uluslararası toplumu askerî olmayan niteliği konusunda temin etmeli.

    GARDELS: Bu hafta başında Chicagodaki NATO zirvesinde yaptığınız konuşmada, uluslararası toplumun Suriyedeki katliamı durdurmak için yeterince şey yapmadığını söylediniz. Uluslararası toplum şimdi yapmadığı neyi yapmalı?

    GÜL: Suriyede sözde ateşkes ilan edildiğinden beri 1500 kişi öldü. Her gün çok sayıda insan ölüyor. Annanın altı maddelik planını destekliyoruz ama her yönüyle tamamen uygulanmalı ama şimdiye kadarki durum bu değil. Bu noktada, uluslararası toplumun devreye girmesi gerekiyor çünkü BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı. Güvenlik Konseyi, sorumlu davranmalı ve Planının tamamının uygulanmasında ısrar etmeli yoksa sadece mevcut Esad rejimini pekiştirmiş olacak.

    GARDELS: Bu da bizi sohbetimizin başındaki çemberin tamamlanması noktasına; dünyadaki güç kayması konusuna getiriyor. Güvenlik Konseyi üyesi Çin ve Rusya, bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli.

    GÜL: Evet, Rusyanın rolü çok önemli. Rusya elbette bütün insan hakları ihlallerinin, şehirleri bombalayan, ateşe veren ve bunca insanı öldüren tankların ve ağır silahların sorumluluğunu taşıyamaz. Rusyayı yapıcı bir şekilde dâhil etmek önemli. Bu, yeterli şeyin yapılmadığı bir alan.


Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.