The Economist dergisi 2009 raporu: Sezaryen, nüfus ve kürtaj

The Economist dergisinin 2009 yılında nüfus ve sezaryen konusunda yaptığı dosya çalışmasıdır.

 Hazırlayan: Zeynep TAN& Pınar DAĞ

Makaleyi İngilizce okumak için: http://www.economist.com/node/14744915

Türkiyede her 100 kişiden 25i kısır 

Türkiyede 1975 yılında %2 olan kısırlık; 2004de %10, 2005de %15, 2009da %25lere ulaştı. Kısırlık için öne sürülen birçok nedenin yanısıra en önemli neden, GDO, hormonlar, zirai ilaçlar ve katkı maddeleri gösteriliyor. Türkiyede kısırlaşma bu hızla ilerlerse 2020de yüzde 50yi bulacak. 2030larda ise % 90a dayanabilecek.

Araştırmalara göre, bir milletin 25 yıldan uzun bir süre devamlılığını sağlayabilmesi, nüfusun en azından sabit kalması ve yaşlanmaması için, aile başına düşen doğurganlık oranının 2.11 olması gerekmektedir. Buna ‘altın oran’ deniyor. Bu sayının altında düştüğünde, kültür yok olacaktır. Tarihi olarak 1.9 altına düşen hiçbir millet kendini yenileyememiştir. Bu sayı 1.3 olduğunda ise düzelme imkansızdır. Çünkü böyle olduğunda kendini düzenlemesi, 80 ila 100 yıl alır. Ve bu kadar süre bir kültürü ayakta tutacak hiçbir ekonomik model yoktur. Başka bir deyişle eğer 2 çiftin birer çocuğu olursa, ebeveyn sayısının yarısı kadar çocuk var demektir. Eğer bu çocukların da birer çocuğu olursa, büyükanne-büyükbaba sayısının 1/4’ü kadar torun olur. Eğer 2006 yılında sadece 1 milyon bebek doğarsa, 2026 yılında iş gücüne katılacak 2 milyon yetişkin bulmak zor olur. Nüfus geriledikçe, kültürde geriler.

Dünya nüfus artışının durma noktasına doğru yaklaştığı teorisini inceleyen The Economist dergisi, özellikle gelişmiş ülkelerdeki kritik bir orana dikkat çekiyordu: Altın oran. Neydi bu altın oran? Nüfusun en azından sabit kalması için doğurganlık yaşındaki her kadının doğurması gereken çocuk sayısı. Nüfus uzmanlarına göre gelişmiş ülkelerde altın oranın 2.1 olması gerekiyor. Yani doğurgan her kadının 2.1 çocuk doğurması gerekiyor. Daha net ifadeyle her 100 kadının 210 çocuk. Bunu basitçe açarsak teori şu: Dünyada doğan her iki çocuktan biri kız biri erkek oluyor. Bu durumda doğan her kız çocuğun biri kız en az iki çocuk doğurması gerekiyor ki toplam nüfus aynı seviyede sürebilsin.

Altın oranın 2 değil de 2.1 olmasının nedeni de şu: Olağandışı durumlar hariç 100 kadının doğuracağı 210 çocuğun 105’i kız oluyor. 5 kız çocuğu ya doğurganlık yaşına gelmeden hayatını kaybediyor ya da genetik veya çevresel nedenlerle doğurganlık yeteneği kazanamıyor. Yani altın oran olan 2.1’in altına inilir ve doğurganlık trendi o şekilde devam ederse (ve ölüm oranı da aynı kalırsa) nüfus kaçınılmaz olarak azalıyor. (Ölüm oranı da düşerse, nüfus sabit kalıyor veya az da olsa artıyor ama ortalama yaş yükseliyor.) The Economist, az gelişmiş ülkelerde altın oranın 3’e kadar yükselmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çünkü bu ülkelerde bebek ve çocuk yaşta ölüm oranları gelişmiş ülkelere göre çok yüksek.

Dünya geneli için altın oran: 2.33

The Economist dergisi,, dünyanın tamamının gelişmişlik durumu ve nüfus ortalamalarını hesap ederek dünya geneli için altın oranı 2.33 olarak hesaplıyor. Yani dünyadaki her 100 doğurgan kadının 233 çocuk doğurması gerektiğini belirtiyor. The Economist’in araştırmasında başka ilginç rakamlar da var: Kadın doğurganlığı kişi başına gelir 2 bin doları aştıktan sonra gerilemeye başlıyor. Kişi başına gelir 10 bin dolar civarına yükseldiği dönemde altın oran seviyesine kadar iniliyor. Yani nüfus ya sabit kalıyor, ya da çok düşük artışla yaşlanmaya başlıyor.

Araştırmaya göre Britanya’da altın orana düşüş tam 130 yıl sürmüş. Ülkede kadın doğurganlığı 1800 yılında 5’ken 1930’da 2’ye düşmüş. Doğurgan kadın başına çocuk sayısının 5’ten 2’ye düşmesi Güney Kore’de sadece 20 yılda (1965’ten 1985’e) gerçekleşmiş. 2009 verilerine göre az gelişmiş ülkelerde doğurgan kadın başına düşen çocuk sayısı 3. O kadınların annelerinin ise 6’şar çocuğu varmış. Bir ilginç rakam da İran’dan: İran’da 1984’te her doğurgan kadının 7 çocuğu varken 2009’da bu rakam 1.9.Tahran’da ise 1.5. Bu rakamlar zenginleşmenin yanı sıra sosyal hayattaki değişimlerin de doğum oranlarında etkili olduğunu gösteriyor. Gelelim bizdeki duruma…

Türkiye rakamları

Bu tartışmalı konudaki en detaylı kaynak TÜİK’in 2008 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi ve Sağlık Araştırması. Araştırma 1990 yılı verilerinden başlıyor. 1990 yılında kadın başına toplam doğurganlık hızı 2.93 çocuk. Kadın başına katkılı yenilenme hızı 1.43 kız çocuk. Net yenilenme hızı ise 1.32 kız çocuk. (Araştırmada bu sayının potansiyel doğurgan kadın sayısı mı, yoksa hayatta kalan kız çocuk sayısı mı olduğu belirtilmemiş) 1990’da Türkiye’de toplam 1 milyon 329 bin bebek doğmuş. 1 yaşına gelmeden ölen bebeklerin oranı binde 51.5. (1990 verilerine göre 68 bin 443 bebek). Bebek ölümleri dışında (çocuk-genç-yetişkin) 392 bin ölüm olmuş. Aynı yıl nüfus kabaca 870 bin artmış. Gelelim 2000’e… Kadın başına toplam doğurganlık hızı 10 yıl öncesine göre 2.93’ten 2.38’e gerilemiş. Kadın başına kız çocuğu sayısı 1.43’ten 1.16’ya, net kız çocuğu sayısı ise 1.32’den 1.11’e gerilemiş.

2010’a baktığımızda gerilemenin sürdüğünü görüyoruz. Kadın başına çocuk sayısı bu kez 2.11’e düşüyor. Net kız çocuğu sayısı ise 1.01’e. Yukarıda The Economist’in bir tespitine yer vermiştik: Kişi başına gelir 10 bin dolar seviyesine geldiğinde doğurganlık hızı altın orana doğru geriliyor. 2010 Türkiye’sinde kişi başına gelir 10 bin dolarlar civarında. Kadın başına çocuk sayısı da gelişmiş ülkeler için belirlenen 2.1’lik altın orana dramatik biçimde gerilemiş. (Çocuk ölümlerinde batı seviyesini henüz yakalayamadığımız için, gelinen seviye daha kritik)

TÜİK’in projeksiyonu 2025’e kadar uzanıyor. Örneğin kadın başına çocuk sayısı 2010’daki 2.11’lik seviyesinden 2015’te 2.05’e, 2020’de 2.01’e, 2025’te ise 1.97’ye geriliyor. Net yenilenme hızı yani kadın başına hayatta kalan veya doğurganlık yeteneğine sahip olabilecek kız çocuğu sayısı ise 2010’daki 1.01’den 2015’te 0.98’e, 2020’de 0.97’ye, 2025’te ise 0.95’e geriliyor.

160 bin kürtaj var

Bir diğer tartışma konusu ise kürtaj. 2008’de yine TÜİK’in yaptığı araştırmaya göre her 100 gebelikten 20.5’i canlı doğumla sonuçlanmıyor. Her 100 gebeliğin 10.5’i doğal nedenlerle, 10’u ise ailenin isteğiyle (yani kürtajla) sona erdiriliyor. TÜİK’e göre 2008’de canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 273 bin. Kaba bir hesapla 100 gebelikten 80’inin canlı doğumla sonuçlandığını düşünürsek, yaklaşık 320 bin gebeliğin 160 bininin düşükle, diğer 160 bininin de kürtajla sonlandırıldığını söyleyebiliriz. Tüm bu araştırmalar bize şu sonucu verebilir: Erdoğan nüfusun yaşlanmasından kaygılanmakta haklı. Kimimiz bu kaygıyı paylaşabiliriz, kimimiz ise “ne var bunda, zaten yeteri kadar kalabalığız, ülkenin kaynakları yetmiyor” diye itiraz edebiliriz. Ancak, şu andaki trendTürkiye’yi artış hızı azalan yaşlı nüfusa götürüyor. Kürtaj meselesine gelince… Rakamlar, o konudaki bir dayatmaya karşı çıkacak olanlara “Önce istenmeyen düşük, ölü doğum gibi vakaları en aza indirin. 160 bin kürtaja karşı en az 160 bin düşük ve ölü doğum vakası var” gibi çok güçlü bir argüman veriyor. Bu veriler ışığında eğer tedbir almazsak 22. yüzyılı göremeyebiliriz.

KAYNAKLAR

www.tuik.gov.tr/rip/doc/RIP2008_IzlemeRaporu.pdf

www.gıdagüvenligihareketi.com

www.milliyet.com.tr

http://www.economist.com/node/14743581

http://www.economist.com/node/14743581

http://www.economist.com/node/14302837

Prof. Dr. Kemal Yeşilçimen

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Pınar Dağ

about.me/dagpinar

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir