İsmet Berkanın fizik merakı ve bilim haberciliği

İsmet Berkan’ın fizik üzerine yazıları, konunun uzmanlarına bir yandan “bu başlıkların yazılması ne iyi” dedirtirken, diğer yandan da “bu konuları hiç yazmasalar daha mı iyi” sorusunu sorduruyor.

http://www.hafif.org

 

Bilim haberciliği konusu kendi başına bir çalışma alanı olmakla birlikte, Türkiyede gelişmiş olduğu söylenemez. Yine de ülkemizde, güncel bilimsel gelişmeleri takip etmeye çalışan ve mümkün olduğunca bu konular hakkında yazan gazeteciler mevcuttur. Ancak, güncel bilimsel gelişmeler hakkında yazanların yazdıkları konuda yeterli temel bilgiye sahip olmamaları durumunda kendi algı yanlışları ya da bilgi hatalarını da insanlarla paylaşmaları sık rastlanan bir durumdur. Özellikle içinden geçtiğimiz dönemde, hali hazırda sorunlu bir bilim algısına sahip Türkiye toplumuna bir de az ya da çok sözü dinlenen, yazdığı okunan insanların algı yanlışlarıyla “katkıda bulunmaları”, bu konuda zaman zaman uyarılar yapmayı zorunlu kılıyor.

Elbette İsmet Berkanın esas uğraşı bilim haberciliği değil. Fakat zaman zaman güncel bilimsel gelişmeler üzerine yazması, yazarken de yukarıda bahsedilen türden yanlışları bizlerle paylaşması, bizim de kendisini uyarmamıza vesile oluyor. Burada kastedilen yalnızca yazarların teknik detaylara dair hataları değildir (bunlar genelde önemsizdir, ama kaçınmakta elbette fayda var). Bir kuramın ne ifade ettiği, bilimsel araştırmanın nasıl yapıldığı, insanlığa yeni ufuklar açan keşiflerin, fikirlerin kaynağının ne olduğu gibi önemli ve felsefi açıdan kritik yanlışlara dikkat çekmek istiyoruz.

Berkan son üç hafta içinde, yaklaşık haftada bir kez fizik üzerine yazmış. Bu yazılardan bir tanesi (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=20541870) bir yandan insana “ne güzel, bu konulara ilgi duyuluyor, yazarlar da köşelerinde yer veriyor” dedirtirken, diğer yandan “acaba bilime bu köşelerde daha mı az yer verilse” diye garip bir muhasebeye sokuyor insanı. Elbette böyle düşünmüyoruz, Berkana da “isterseniz daha az bilim yazısı yazın” demiyoruz. Ancak, bilim insanlarının, özellikle de kuramsal fizikçilerin, deneysel gözlemsel verilere bakmaksızın, “saf aklın ve soyut düşünme yeteneklerinin ürünü” olarak fikirlerini geliştirdikleri iddiası nasıl bir iddiadır?

Burada yazının geri kalanındaki yorumlara dair de yazmak hoş olurdu, ancak bu iddia bizleri fazlasıyla sıkıntıya sokuyor. Isaac Newton, Berkanın iddiası ile “yalnızca aklı sayesinde” Calculusu yaratmış, Albert Einstein “saf aklının ürünü olarak” göreliliğin genel teorisini yazmış oluyor. İki fizikçinin de sıkı çalıştıkları ve iyi matematik bildikleri doğrudur. Dolayısıyla, kendilerinin yetişmesini sağlayan bilgi birikimi, yaşadıkları dönemlerin hakim kavramsal çerçeveleri ve bilimsel üretim sürecinin etkileşime girdiği diğer toplumsal süreçlerin etkisi altında kendi çalışmalarını yürüttüklerini düşünmek daha akla yatkın görünmektedir. Bunun da ötesinde, özellikle doğa bilimlerinde, bilimselliğin en önemli ölçütlerinden biri olgusal bilgi ile sınanabilirlik iken, olgusal veriyi, yani doğanın kendisini bir kenara bırakıp bir takım kuramlar (aslında modeller demeliyiz) ortaya atmak, bilim insanları dışında herkesin işi olabilir; ama Newtonın ya da Einsteinın yahut Schrödingerin işi olamaz. Böyle bir yaklaşım, bilimsel yöntemin anlaşılmadığının göstergesidir ve özellikle evrim tartışmalarında karşımıza çıkan “o da bir teori, bu da bir teori” şeklindeki kaba “yaklaşıma” karşı bizleri savunmasız bırakma potansiyeline sahiptir. Zira bilimsel kuramlar büyük zihinlerin anlık parlamalarıyla değil, yoğun bir bilgi birikimi ve doğanın kendisi ile mütemadiyen sınava çekilme sayesinde gelişir ve aşılır.

Einsteinın dehasına kimsenin sözü yok, ancak kendisi Maxwellin sistematize ettiği elektromanyetik teoriyi bilmediğini hiçbir zaman iddia etmemiştir (meraklısına: Einsteinın “mucize yılı” olarak anılan 1905te yazdığı ve göreliliğin özel kuramının doğuşunu ilan eden makalesinin başlığı “Yüklü Parçacıkların Elektrodinamiği Üzerine”dir). Elektromanyetik teori de, daha 18. yyda başlayan deneysel çalışmaların ve gözlemlerin damıtılmasıyla elde edilmiştir. Yine Einstein için, ilk olarak 1880lerde gerçekleştirilen ve gerçekleştirenlerin adıyla anılan Michelson-Morley deneyi çok önemli bir veri sunmuş, ışığın boşluktaki hızının tüm eylemsiz gözlemciler için aynı olduğu varsayımına buradaki deneysel (yani olgusal) veri önemli bir dayanak sağlamıştır. Evet, insan aklının zaferidir, ancak akıl ne “saf”tır, ne de başka bir şeye ihtiyaç duymadan bilimsel kuram üretebilir. Hatırı kalmasın, Newton da yeterince Öklid geometrisi ve analitik geometri biliyordu ki, bu bilgiler yüzyılların bilgisiydi o zaman için bile…

Söz konusu yaklaşım, başka bir şeyin daha göstergesidir: Bilimsel konularla ilgili yazarken, konuyla ilgili çıkmış yayınları, denemeleri, yapılmış konuşmaları vs. taramak aslında yeterli değildir. İki sebeple: Birincisini zaten ifade etmiş oluyoruz, yeterince temel bilgi gereksinimi. İkincisi de, bu konularda çıkan ve haber yaparken yahut köşe yazarken taranabilecek içerikteki yayınlar (yani popüler bilim yayınları) haricindeki tüm çalışmalar fazlasıyla tekniktir ve sayıları epey fazladır. Bir yılda yapılan bilimsel yayınların sayısının yüz binlerle ifade edildiği bir zamanda güncel bilimsel konulara dair popüler düzeyde yazmak, buradan da anlaşılacağı üzere, gerçekten zor bir iştir ve bu işe hak ettiği özen gösterilmelidir.

Gelelim Schrödinger ve kedisine… Yazdıklarımızın Avusturyalı fizikçi için de geçerli olduğu göstermeye herhalde artık gerek yok. Lisans düzeyi için yazılmış bir kuantum mekaniği kitabında da belirtildiği üzere, “tabii ki kedi yeterince karmaşık bir termodinamik sistemdir” ve fiziksel durumunu betimlemek için yalnızca iki durumdan (ölü ya da diri) bahsetmek elbette yetersizdir. Meşhur düşünce deneyinde Schrödinger, kapalı bir kutunun içinde bulunan bir kedi, bir ölümcül ajan (bomba ya da zehir) ve ışıma yapması halinde ölümcül ajanı tetikleyerek kedinin ölümüne sebep olacak bir radyoaktif nesne hayal etmiştir. Radyoaktif nesnenin ışıma yapma ve yapmama olasılığı aynı anda vardır, dolayısıyla kedinin ölü ve diri olma olasılığı da aynı anda mevcuttur. Buraya kadar her şey normal, ancak o günlerde kuantum mekaniği formüle edilirken, nesnenin ışıma yapma ve yapmama durumunun fiziksel gerçekliği beraberce belirlediği, ölçüm yapılmadan olasılıklardan birinin (biz bilmesek de) gerçekleşmiş olduğunun söylenemeyeceği fark edilmişti. Yani? Kedi aynı anda hem ölü hem de diri miydi? Duruma göre öyleydi.

Buradaki temel fikri anlamanın gerçekten güç olduğu açık ve Schrödingerin dikkat çekmek istediği de tam olarak bu temel fikrin “garipliği” idi. ,Böyle bir gerçeklik algısının tam olarak nereye denk düştüğü ayrı bir tartışma konusu, yine de biz küçük bir açıklamayla bu bahsi kapatalım: Kedinin fiziksel durumu, bugün de kabul gören Kopenhag yorumu uyarınca, gerçekten ölü ve diri olma olasılıklarının aynı anda hesaba katılmasıyla tarif edilir. Bunun bizim bilgi eksikliğimizden mi kaynaklandığı, yoksa gerçekliğin tamamı mı olduğu halen tartışma konusudur. Berkana bahsi geçen yazısını yazma motivasyonu veren de, bu konuyla ilgili yeni çıkmış kuramsal bir makaledir. Ancak tek başına bu “deney”, derin ontolojik sorgulamalara girmek için yeterli değildir, bunu da belirtmeye aslında gerek yok sanırız. Berkanın bu başlıktaki yorumlarına dair de özel bir şey söylemediğimizi not etmeden geçmeyelim.

Avusturyalı fizikçi ve hayali kedisi ile ilgili bu kısa bilgilendirmeden sonra, bu yazının yazılmasına vesile olan esas konuya dönelim ve bitirelim. Bilimsel çalışmalar, belirli bir yöntem uyarınca yapılır ve bu yöntemin en önemli dayanaklarından biri olgusal verilerle sınanabilir olmalarıdır. Yani Newtonun ünlü “kuvvet= kütle x ivme” formülünün hâlâ bir esprisi varsa, yüzyıllardır yaptığımız binaların yerinde nasıl durduğunu ya da depremle neden yıkılabildiklerini, bunun yanında ayın dünya etrafında ve dünyanın güneş etrafında nasıl hareket ettiğini olgusal veriler ışığında anlamamızı (kısmi yanlışlarına rağmen) sağlamasındandır. Newtonun geliştirdiği kuramın ilerlemesini sağlayan ünlü matematikçilerden Lagrangeın ve Laplaceın farklı zamanlarda Fransada orduda görev almış bilim insanları olduğunu ve gök cisimlerinin hareketleri kadar köprülerin yıkılmaması, top mermilerinin doğru yere düşmesi gibi sorunlarla da uğraştıklarını tam olarak burada belirtmek gerekir. Dolayısıyla üç şeye dikkat edersek, bilim üzerinde yazarken daha rahat olabiliriz. Bir: yöntem meselesi. İki: gerekli araştırmanın hacmi. Üç: bilimsel çalışmaları doğrudan ya da dolaylı etkileyen bilimsel ve toplumsal süreçler.

Biraz daha özen, biraz daha dikkat…

Mehmet Ali Olpak – soL

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir