Depreme ilişkin samimi bir yaklaşım yok

 Prof. Dr. Murat Balamir ile AFET, BARINMA HAKKI VE DÖNÜŞÜM/Evrensel

Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Yasa Meclisten geçti. Van depreminden sonra afet riski ve kentsel dönüşüm arasındaki ilişki ilk defa bu düzeyde kurulmuştu. Öncelikle afet riskinden başlayacak olursak, nedir bu risk, hangi düzeydedir?



Bu sorunun yanıt gerektiren iki yönü var: Birincisi; deprem riskleri ve kentsel dönüşüm konusu ilk kez Van depremi nedeniyle gündeme gelmiş değildir. Marmara 1999 depremleri sonrasında yarışan iki öneriden biri tekil yapı güçlendirme, diğeri ise toplu yenileme olmuştur. Bu ikinci konuda da çok sayıda yayın yapılmış, İstanbul Deprem Master Planı (2003) kapsamında toplu yenilemenin rantabl olduğu ve yaratacağı ekonomilerin üst düzeyde olduğu örneklerle gösterilmiştir. Yayınların yanı sıra yönetimlere de sunulan çalışmalara karşın bu yönde adım atılamamıştır. Buna karşılık, tekil yapı güçlendirmeye ilişkin düzenlemeler gerçekleştirilmiş, iyimserlikle bu alanda bir piyasanın oluşacağı varsayılmıştır. Bu beklentiler gerçekleşmemiş, tekil yapı güçlendirme politikasının geçersizliği kanıtlanmıştır. Öte yandan, TBMM ‘deprem komisyonu’na (2010) sunulan kimi raporlar bu çıkmazdan kurtulmanın yolu olarak toplu yenilemeye yer vermiştir. Van depremi sonrasında konunun gündeme getirilmesi, hem bu açmazdan kurtulmanın, hem topluma bir yeni ümit vermenin, hem de inşaat kesimine soluk alma fırsatı sağlamanın yolu olarak görülmesi olmalıdır. Yoksa kentsel toplu yenileme afet sonrası için çare değil, risk azaltmak üzere önceden başvurulacak bir yöntemdir.

İkincisi; Türkiye kentleri derin risk havuzlarıdır. Bunun üst üste çok sayıda etkeni vardır. Türkiye coğrafyasında yerleşmelerin konumu tarihi bir mirastır. Bilinse de bilinmese de, yüksek deprem tehlikesi gösteren alanlar, başka nitelikleri nedeniyle yerleşime konu olmuştur. 1950 sonrasındaki hızlı kentsel büyüme, aldatıcı kolaylıktaki betonarme teknolojisi ve kat mülkiyeti ilişkilerinin geliştirilmesi ile sağlanmıştır. Bu büyümeler gerek yapı, gerekse zemin koşulları açısından güvenilir yerleşmeler yaratmamıştır. Bu kentleşmenin sonuçları doğa güçleri tarafından yeni yeni sınanmaktadır. Doğru planlama teknikleri uygulanmaksızın, tekil çıkarlar uğruna sürekli değiştirilen planlar, doğal kaynakların bilinçsiz talanı, mühendislik hizmetleri alınmaksızın üretilen yapılar ile varılan çevreler, aşırı risk ortamlarıdır. Kentlerimiz yalnız deprem tehlikesine değil, diğer doğal ve insan kaynaklı tehlikelere karşı da korunmasızlıklar gösterir. Aşırı risk ortamının tamamlayıcısı kaderci kültürdür.

Zaten kentsel dönüşüm projeleri Van depremi öncesinde de uygulanıyor ve depremde güvenli olmayan bölgelere de TOKİ binaları yapılıyordu. Bu yasa gerçekten deprem riskine karşı mı?
Yasa metinin incelenmesi, deprem tehlikesinin ‘dönüşüm’ü zorlamak üzere bahane edildiği endişesini yaratıyor. Bunun çok sayıda nedeni var. Doğu Marmara 1999 depremlerinden sonra yönetimler depreme ilişkin tutarlı bir politika geliştiremediler. Bu tutum, BM öncülüğündeki uluslararası afetler yeni politikasının (1990-) küresel çaptaki tüm etkinliklerine karşın ve bunlar görmezden gelinerek yürütüldü. Yeni politika afet sonrasını değil, öncesini düşünerek risklerin belirlenmesini, her ölçekteki planlama çabalarında risk çözümlemelerine yer verilmesini, uygulamaların toplum katılımı ile sürdürülmesini, kentsel risklere ve dar gelirli kesimlerin risklerine öncelik verilmesini temel ilkeler olarak tanımlamış bulunuyor. Bu yaklaşım afet sonrası çadır-battaniye çalışmalarına değil, planlamaya ağırlık vermekte ve farklı uzmanlıklar gerektiren yeni bir etkinlik alanını belirlemekte. Türkiye dışında hemen tüm ülkeler, yasal ve kurumsal yapılarını bu hedeflere uyumla değiştirdiler. Dolayısıyla, Türkiye’de depremlere ve afetlere ilişkin samimi bir yaklaşım bulunsaydı, önce bu konular ve ilkeler gündemde tutulurdu. Bu önemli durumu gözden hiç kaybetmemek gerekir.

Yasada böyle ‘samimi’ bir yaklaşım görmüyorsunuz sanırım…
Bu durum bizi yasada doğrudan kentsel rant mühendisliği eğilimlerinin ağır bastığı yargısına taşıyor. ‘Dönüşüm’ işlerini yürütmede mevcut mevzuatın yeterince kolaylık sağlamadığı düşüncesi, düzenlemede aşırıya kaçan bir yetki edinme hırsı yaratmış, denetimden kaçınan bir otoriter tavırla mevcut yasaların ve özel hakların çiğnenmesinde sakınca görülmemiştir. Kentte ya da kırda, özel ve kamu taşınmazlarına mutlak tasarruf sağlanmış, gerekçesi açıklanmaksızın alınan kararların sorgulanmasına fırsat tanınmamıştır. Bu yolla, tıkanan inşaat sektörüne yeni ufuklar vadedilmektedir.

Deprem gibi doğrudan hayati bir konuda, işin içine ‘sektör’ kavramı girince durum gerçekten endişe verici boyutlara ulaşıyor…
Endişeleri pekiştiren başka nedenler de var. Yasanın çok sayıda hükmü “yapabilir”, “edebilir” esnek fiili ile bitirilmektedir. Bu hükümlerin özellikle ‘ödüllendirici’ ya da ‘cezalandırıcı’ hükümler olduğu görülür. Alışık olduğumuz yasa metinlerindeki kesinliği kaldıran bu esnekliğin hangi niyetle kullanılacağı bilinemez. Kaynak kullanımı açısından bakılacak olursa, maliyet yükü altında kalmadan yürütme olanağı kazanılmış olmasına karşın, gereksinme bulunmamakla birlikte, yönetime açıktan büyük çapta kaynakların aktarılmakta olduğu görülür. Öyle ki, taşınmazlara karşılıksız olarak el koyabilen, bunlara imar verip yüksek değerlerde elden çıkarabilen, acele kamulaştırma silahı donanmış, yapımcılara kat karşılığı iş yaptırabilen ve rezerv alanları tahsis edebilen, yıkım ve taşınma maliyetlerini vatandaşa yükleyen, sayısız muaflıklara sahip, yerel yönetimlerin bütçelerine doğrudan el koyabilen bir sistemin, uygulamada ayrıca geniş kaynak desteklerine ihtiyacı hiç yoktur.

Hep söylenegelir, “Japonya’da deprem olur ama insan ölmez” diye. Türkiye’de ise deprem lafı bile tüyleri ürpertir. Bu nedenle depremle ilgili her türlü ‘önlem’ olumlu karşılanabilir. Bu yasa da hükümet ve özellikle Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından böyle değerlendiriliyor ve Bakan ‘kesinlikle karşı çıkılamaz’ diyor. Sizce de böyle mi?
Japonya yıllık bütçesinin yüzde beşini sakınım amaçlı işlere ayırmaktadır. Bunların başında dayanıklı yapılar yapılması gelir. İkinci yatırım konusu toplumun eğitilmesidir. Ancak yaşanan son afet kanıtladı ki, Japonya’nın da ihmal etmiş olduğu konular vardır ve bunun en önemlisi mekansal sakınım planlamasıdır. Depremlere karşı önlemler almada en ileri toplumlarda bile bilinçsiz ve yetersiz kalınan bir yön bulunabilir. Türkiye bu konuda kapsamlı bir cehalet içindedir. Bu ortamda kamu eliyle neyi ileri sürseniz, toplum bilinç kazanıncaya kadar karşı çıkılmayabilir. Ancak orta dönemde bu girişimdeki yanlışlar ve gerçek niyetler daha netleşecektir. Bu yaklaşım eninde sonunda geri tepecek, daha katılımlı ve doğru yöntemler egemen olacaktır.

Devamı: http://www.evrensel.net/news.php?id=29791

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir