İçme suyumuz nasıl ölüyor?

İstanbul’un suyunun önemli bir bölümünü karşılayan Melen Havzası kirliliği ile alarm veriyor. Suyun temizliğini gösteren canlılar yok oluşlarıyla suyu nasıl içilemez hale getirdiğimizi kanıtlıyorlar.

Kaliteli içme suyu konusunda dünyanın önde gelen ülkelerinden olan Avusturya’dan Prof.Dr. Otto Moog ve ekibiyle birkaç havzanın birleşmesinden oluşan Melen Havzası’na giderek İstanbul halkı adına hayati bir soruya yanıt arıyoruz: Musluktan akan suyu içmek bir hayal mi? İncelemelerimize, Melen Suyu’nu besleyen kolların birbirinden farklı yapraklı ulu ağaçlarla donanmış üst kesimlerinden başlıyor ve umutlanıyoruz. Bizi umutlandıran sanılacağı gibi hassas ölçüm aletlerinin ekranında gördüğümüz rakamlar değil, bu cihazların hepsinden daha hassas ve doğru sonuçlar gösteren doğanın bileşenleri. Bu tali dereler içerisinde yaşayan ve bize suyun kalitesini anlatacak “gösterge canlılar”ın izini taş ve kayaların altında sürerken, Prof. Moog büyük bir heyecan içinde, buradaki suyun “inanılmaz derecede temiz içme suyu” olduğu sonucuna varıyor. Nitekim dere içinde karşımıza çıkan canlıların tamamı en kaliteli içme suyunun göstergesi olan makro omurgasızlardan EPT grubu canlılarından oluşuyor. Aslında Prof. Moog’un tek yaptığı bu canlıların tercümanı olmak, çünkü suda en ufak bir olumsuzluk olsaydı bu hassas canlıları göremeyecektik.

Havzanın üst kısımlarından Melen Çayı’na kadar farklı yükseltilerden örnekler alarak bu canlıların izini sürmeye devam ediyoruz, ancak aşağılara doğru indikçe umudumuz yerini hızla hayal kırıklığına bırakıyor. Bu kez gösterge canlılar “suyun en kötü kalitede olduğunu” bize söylemeyip, sanki haykırıyorlar. Bunun sebebi gösterge canlılar kaybolurken havzadaki insan etkilerinin hızla artması. Yani havzaya doğrudan veya dolaylı yapılan her müdahale bu canlılardan bir veya birkaçının yaşam ortamını yok ediyor. Bunun sonucunda ise hem bu hassas canlıların doğal yaşam ortamları, hem de bizlerin içme suyu mahvoluyor.

Önce kirlet sonra biyolojik arıtma ile temizle
Karşılaştığımız bu acı tablo karşısında herkesin aklına ikinci bir soru geliyor: Bu kadar değerli bir içme suyu nasıl bu hale geliyor? Havzadaki alan kullanımı dikkatli bir şekilde incelendiğinde bu sorunun yanıtı net olarak görülebilir. Havzada bir yandan aşırı gübrelemenin yapıldığı tarımsal faaliyetler ile özellikle fındık kültürü hâkimken, diğer yandan piknik alanları ve hassas bir dengenin korunmasına uygun olmayan klasik orman işletmeciliği görülüyor. Dolayısıyla havzaya her türlü kimyasal madde giriyor. Bunun üzerine bir de havzanın alt kısmındaki atık sular, otlatma ve derenin hemen kıyısındaki çöp depolama alanları ile “doğal ve canlı olan su Melen’de öldürülüyor”. Su uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a kadar geliyor, burada da büyük bir gururla biyolojik arıtma ile “temiz su” olarak İstanbul halkına sunuluyor. Durum gerçekten içler acısı, çünkü zaten içme suyu kalitesinde olan su önce kirletilmekte ve daha sonra da nafile bir çabayla ancak kullanma suyu kalitesine getirilmeye çalışılmakta. Bu noktada gerçek maharet havzadaki kaliteli içme suyunu bozmadan musluğunuza kadar getirmektir. Bunun içindir ki İstanbul halkı “damacana suya” mahkum olmuştur ve “gösterge canlılar” yok oluşlarıyla sessiz çığlıklar atmaktadırlar.

İçme suyu kilometrelerce uzaktan gelen, üstelik damacanasız ve pet şişesiz yaşayan Viyana halkı İstanbullular için ancak bir rüya olan musluktan su içme zevkini çok iyi bilir! Çünkü yudumladığı her suda dağın yükseklerinde suyun ilk çıkış noktasındaki tazeliği hisseder. Nitekim Viyana kahvelerinde insanlara kahvenin yanında doğanın en büyük armağanı olan bir bardak musluk suyu servis edilir. Bu güvenin başlıca nedeni Avusturya’nın bir gıda maddesi olarak içme suyunu en sıkı kontrol eden Almanya, İsviçre, Hollanda gibi ülkelerden biri olmasıdır.

İçme suyunun yerine koyulamayan bir kaynak olması, nüfusun hızla artması, iklim değişimi ve Türkiye’nin sanıldığı gibi su zengini bir ülke olmaması içme suyunu bizler için çok değerli kılıyor. Türkiye kişi başına düşen yaklaşık 1500 m3 su ile suyun kıt olduğu, su fakiri bir ülke. O halde üçüncü bir soru akıllara geliyor: En kolay ve kaliteli içme suyu nereden sağlanır? Cevap çok açık: Orman alanlarını barındıran havzalardan. Ama ne yazık ki bu havzalarda alana özgü su işletmeciliği yapılmadığı gibi, var olan da tahrip edilmekte ki gösterge canlılar bunu açık olarak ortaya koyuyor. Olası küresel iklim değişimin gelecekteki en olumsuz sonuçlarından birisi ve hatta en önemlisi su sorunudur. Bu nedenle “entegre havza yönetimi”yle orman alanlarında kaliteli içme suyu üretimi ve su kaynaklarının korunması zorunludur. Türkiye’de su kaynaklarının yönetiminde akılcı ve sürdürülebilir politika ile uygulamalar hayata geçirilmez ise yakın gelecekte ciddi sıkıntılar yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bu konuda alışıldığı gibi “bekle ve gör” politikasını terk etmediğimiz ve yeterli önlemleri almadığımız sürece gelecekte çocuklarımıza ağır bir yük bırakacağımız çok açıktır.

Doğal gösterge: Makroomurgasızlar
Akarsulardaki makroomurgasızlar, sırtındaki iskelet sisteminden yoksun ve yaşamlarının en az bir dönemini suda geçiren canlılardır. Bazı türleri yalnız çok kaliteli sularda yaşarken bazı türler çok kirli sulara bile uyum sağlar. Bir yerdeki arazi kullanım özellikleri oradaki makroomurgasız türlerini belirlemektedir. Suya tarımsal aktivitede kullanılan kimyasallar karıştığında suda bu kimyasal maddelere karşı toleranslı makroomurgasız türleri hayatta kalabilmekte ve diğerleri yok olmaktadır. Bunlardan Tubifex, tubifex türü organik kirlenmenin fazla olduğu yerlerde görülmekte olup, suyun bir kirletici tarafından kirletildiğinin göstergesidir.

Yazı: Prof.Dr. Alper H. Çolak, Prof.Dr. Kamil Şengönül, Arş.Gör. Simay Kırca

Radikal / 26 Ekim 2011

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir