buradaki.com|| Gizini Örtmenin Yöntemi Olarak Tekniğin Kullanımı

Son zamanlarda birçok sanatçının yapıtlarını anlatırken kullanmış oldukları bir terim daha doğrusu bir terminoloji var: “Yeni Medya Sanatı”. Bu terminolojiyi kullanırken yapılan önemli bir hata, çeşitli sanat yapıtlarının, terminolojinin temsil etmediği bir biçimde yeni medya sanatı olarak tasvir edilmesidir. Geçtiğimiz günlerde Yeni Medya Sanatı olarak anılan, hatta ve hatta sanatçısı tarafından bu yapıtların Yeni Medya Sanatı olduğu söylenen bir sergi gerçekleşti. Ansen Atilla’nınMalevolence adıyla Galeri X-istde geçekleşen sergisinin Yeni Medya tartışmalarının tam odağında olduğunu gözlemleyebiliriz. Sergi genel olarak, kendisinin deyimiyle söylenecek olursa insan ve güç kavramlarına odaklanmakta.  Çalışmalarda çeşitli tarihsel olaylar ve güç ilişkilerine dayalı sahneler, dijital medya programlarında bulunan filtrelerden geçerek bir görselleştirmeye tabi tutulmakta. Bu türden görselleştirmelerin, Photoshop ya da Painter gibi imaj manipülasyon programlarının ustaca kullanımını gerektirdiği şüphesiz. Gelgelelim burada bu türden imgelerin bir zanaatkar edasıyla ve titizliğiyle, dijital medyanın araçsallaştırılarak görselleştirilmesi, bu imgeleri yeni medya sanatı yapmaya yetmemektedir. Daha açıkça belirtmek gerekirse, yeni medya sanatı tarihsel olgular veya güç ilişkileriyle değil, “gizini açmanın bir yöntemi” olan teknikle uğraşmaktadır.

                                                                                                                               Ansen , “A Salt in Lunch”, C-Print, 186 x 110 cm, 2011

Burada tekniğe ilişkin bir yanlış anlama mevcuttur. Yeni medya sanatı, gelişmiş veya yeni teknolojinin sunduğu imkanları kullanarak bu alanın dışındaki herhangi bir içeriği görselleştirmek değil, tam tersine bu alanın kendi gizini açığa çıkartmak üzere yapılanmaktadır. Bu bağlamda Heidegger’in tekniğe ilişkin soruşturmada bahsettiği şekliyle tekniğin tanımı çok önemli bir yer tutar; Grek kültüründe olduğu gibi teknik, hali hazırda ve kendiliğinden poiessis’in yani poetik olanın dolayısıyla güzel sanatların alanına girmektedir. Dolayısı ile tekniğin herhangi bir tarihsel olguya veya herhangi bir duruma dair içeriği görselleştirmesine  gerek yoktur çünkü teknik kendinde o özün veya içeriğin görselleştirmesini, içinde bulunduğu paradigma ve bu paradigmanın yöntemi oluşu nedeniyle temsil eder. Yeni Medya Sanatında örneğini göremeyeceğimiz fakat Ansen Atilla’ın kullandığı şekliyle ise teknik ve malzeme, içerik ve bağlam ayrıştırılmıştır. A. Atilla’nın kullandığı anlamda teknik, tam anlamıyla bahsettiği tarihsel olguyu, insan ve güç ilişkisini vs. gibi kavramları görselleştirmek gayesiyle araçsallaştırılmışdır. Buradan hareketle bu işlerle ilgili iki çıkarsama yapabiliriz. Birincisi, burada bu kavramları görselleştirmek amacıyla bir medya kullanılmıştır, fakat bu göstergeler kendi teknolojisinden kopuk olması nedeniyle eklektiktir. İkincisi,  bu göstergeler kendi üretim biçimiyle kemikleşmediği için burada kullanılan her türlü manipülasyon tekniği “efekt” olmaktan öteye geçememektedir.

Resim 1 –  James Dive, “Making Waves”, 2007, Pulse Contemporary Art Fair, Miami.

Yeni Medya Sanatından aynı zamanda tarihsel bir olgunun görselleştirmesi (burada niyet tarihsel olguyu görselleştirmek değil göstergeyi araçsallaştırarak tekniğe ilişkin bir sorun yaratmaktır) sayabileceğimiz bir yapıtı örnek vererek bahsettiğimiz şeyi irdeleyebiliriz. James Dive’ın Google Earth’de İncil’de gerçekleşen  olayların yerlerini bularak, manipüle ettiği Making Waves ve buna benzer diğer birçok yapıtını Yeni Medya Sanatı olarak örnek verebiliriz.  Resim 1 de görebileceğimiz şekliyle manipüle edilen sahne, peygamber Musa’nın denizi ortadan ikiye yararak  insanları kurtardığı mucizeyi görselleştirir. Fakat burada bu görseli ilginç kılan görsel üzerinde uygulanmış çeşitli manipülasyon teknikleri değil, tekniğin-bu bağlamda Google Earth ve foto manipülasyon yöntemleriyle- onu kullanan sanatçıyı bir nevi Tanrıya dönüştürmesidir. İronik, denizi yaran bir sanatçı ama nasıl? Google Earth ve Photoshop’la. Peki ama neden? Çünkü Yeni Medya Sanatının açığa çıkarması gereken bir şey var. Fakat James Dive’ın açığa çıkarmaya çalıştığı şey kesinlikle kesinlikle Musa’ya veya İsa’ya dair değil tam anlamıyla bu sahneleri görselleştirirken kendisine tanrı rolünü atfeden tekniğe dair bir hakikat.

Charges against the Julian Assange (2011), adlı yapıt A. Atilla’nın üretmiş olduğu tüm görsellerde olduğu gibi ‘fotoşopçuluk’ teriminin imlediği tüm özellikleri gösterir. Photoshopculuk, Adobe Sytems’in – Adobe Photoshop programının üreticisi- pek tasvip etmediği bir manada popüler kültür literatürüne geçmiş olan argo terimdir. Bir şeyi ‘fotoşoplamak’ onun renk değerlerini ayarlamak, rötuş yapmak gibi şeylere akademik olarak referans verirken, fotoşopçuluk bir fotoğrafı illüstratif bir anlamda onu görsel bir mizaha dönüştürmeyi temsil eder. Adı geçen yapıtta bu tür karekteristik özellikleri görmek mümkün. Kompozisyonun tam merkezinde bize sırtı dönük bir figür, etrafındaki bir çok göstergeyle birlikte resmedilmiştir. Figür ellerinden ve ayaklarından elektriğe giden şarj aleti benzeri şeylere bağlıdır. Yanındaki cihaz muhtemelen yeni teknoloji ürünü bir Nokia vs. marka akıllı telefondur. Figürün önündeki vitrifiyenin üstünde bulunan bir ışık merkezi figürün üzerine düşmektedir. Buradaki göstergelerden yola çıkılarak elbette doğa, insan bedeni, enerji ve endüstri veya Ansen’in deyimiyle güç ve insan gibi konular hakkında yoğun bir göstergesel okuma yapılabilir. Ancak bu fotoğrafı o kadar görsel stratejiye maruz bırakan efektler ve compositing teknikleriyle ilgili bir açıklama bulmak ise biraz imkansız gözüküyor. Öyleyse burada yapılan, birşeyifotoşoplamak değil tam anlamıyla fotoşopçuluktur; bu anlamda fotoşopçuluk,demek ki bize görselden arta kalan şeyi, yani fotoğrafın ihtiyacı olmayan artıkgörsel stratejileri temsil etmektedir.

                                                                                             Ansen , “The Charges Against Julian Assange”, C-Print, 181 x 100 cm, 2011

A. Atillanın Malevolence adlı sergisinde görülebilecek yapıtların hepsinde aynı gözlemi yapabiliriz. Yapıtların hemen hemen tümü insan ve güç ilişkisini baz almakta, fakat bahsettiğimiz gibi hiç birinde çeşitli foto manipülasyon yöntemleriyle imajların izleyiciye yabancılaştırılmasındaki amaca verilebilecek bir cevap bulunmamaktadır. Daha açıkça söylemek gerekirse bu sahnelerin görselleştirilmelerinde kullanılan, fotoğrafın negatife çevrilmesi, cicili bicili çeşitliPhotoshop filtrelerinden geçmesi ve bu figürlere uygulanan çeşitli deformasyonlarlaAssasin Creed veya Tim Burton filmlerine özgü bir atmosfer kurulmasında ki niyet yersiz. Asıl problem; bu kadar görselleştirme stratejisinin efekt olmaktan başka hangi amaca hizmet ettiğinin cevabının olmamasıdır. Sanırım yapıtların bütününde kullanılan görselleştirme teknikleri bu yapıtların bulunduğu bağlamın gizini açığa çıkartmak yerine, bu gizlerin üzerini örtüp, efekt yani yapıta karakteristik özelliğini kazandıran şey olmaktan öteye gidemiyor.

http://buradaki.wordpress.com/2011/05/22/gizini-ortmenin-yontemi-olarak-teknigin-kullanimi/

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir