Saçı uzun aklı kısalar için bir ağıt!

‘Töre gerçeğini ortadan kaldıramaz ama sesi yitmiş olan kurbanların izinin silinmesini engeller’ diyen bir ‘namus’ davası ya da ‘müzikli halk tragedyası’ olan Dilek, bu akşamdan itibaren İstanbullular’la buluşuyor…

“Kadının namusu erkeğin namusudur!”, “Kadınsan haddini bileceksin!”, “Saçı uzun aklı kısa!”, “Eksik etek!..”, “Namus dediğin erkeğin kafasında biçimlenir, erkek namustan ne anlıyorsa namus odur!” bu cümleleri okuduğunuzda ne hissediyorsanız ve bünyenize nasıl etkisi oluyorsa, işte bu topraklarda ortaya toplayınca çıkan malzeme de bu oluyor. Namus uğruna ne kurbanlar veriliyor veya verdiriliyor ergen-us kafalara… Nasıl bir efsun ve nemenem bir ‘şey’ ise bu namus, kirleniveriyor hemen ve ne tuhaftır ki kirlete(bile)n de temizleye(bile)n de kadının ölümüne ‘tamam’ diyen ‘erkek’. Temizlik ise ya silahla kan akıtarak ya da celladıyla nikahlatılarak oluyor. (Antik çağdan bu yana yeşil zeytinliklerin altında kafa patlatan, tarihi değiştiren felsefecilere ve uzaya üst kuran insanlara inat, yeryüzü fanileri, adı her seferinde değişen şey için, her şeyi mübah görüyor.) Bu bazen baba, erkek kardeş, amca, dayı, sevgili ya da evlenilen eş olabiliyor, hiç fark etmiyor. Bazen de ya feleğin işi ya da kaderin oyunu oluyor. En yapay algıyla, bir canlının tüm hayatını sırf organı minvalinde şekillendirmesi ve sonrasında bunu da örf, adet, ananeler üzerinden dayatması… (Haybin saçmalık!)

VE SAHNEDE HOLLANDA’DAN TİYATRO RAST

Şaşırmayınız, zira bu organı efsunlayanlar gördüm ben; onlar da bu yok edilen kadınların annesi, ablası, kız kardeşi, halası, teyzesi ya da yengisi olabiliyor. Bu da en acısı; hem cinsinin berdeline onay vermek! Ben her zaman, dünyayla münasebetinde sorun olan canlılarız, diyorum da kimse üstüne alınmıyor. (Cümlelerin mukadderat’a, hallenmelerin ise ‘oyuna devam’a düştüğü günlerden geçiyoruz!) Balık hafızalığımızı zorlarsak, bu coğrafyada ne üst makamda oturduğu yerleri şereflendirenler, ne de okuduğu kitapları profesörlük mertebesinde yutanlar “-tahrik unsuru varsa tecavüzü hak ediyordur ya da (13) -küçük kız her şeyin farkındaydı” cümlelerine bu mudur (?) diyemedi ve öyle ki tüm dillere lâl geldi. Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu mevzuda da riyakârız. (Kafa patlatmanın sonunda ne diyorduk bizler: eğitim şart mirim!) Ya da siz tüm iç dökülmelerimi boş verin ve bu mevzuda daha derinlerden seslenen bir ustaya kulak verin! Ne diyordu başka bir üstat; bazen sessizlik binlerce sözcüğe eş değerdir. Öyle mi dersiniz?! (MF֒nün şahsına münhasır ismi Mazhar’ın şarkıda dediği gibi: ‘Öyle haller içinde ki halim, Türkçe’ye çevirmeye yok mecalim.’)

Bugün köşenin bir konuğu var; Hollanda’dan Tiyatro Rast… Töre adına işlenen cinayetleri alt metnine yerleştirip, ‘kader’, ‘felek’ ve ‘cin’i dillendirip, halk müziğini de operayla harmanlayan seyirliği “Dilek”, bugünden itibaren tiyatro sahnesinde… (Oyun ilk olarak geçtiğimiz yıl Diyarbakır’da sahnelenmiş. İstanbullu ile ilk kelamı.) Bu söylerken bile enteresan bir hissiyat uyandıran “opera-ezgi” karması, bakalım sahnede nasıl şekil yapacak ve yaptıracak bizlere?! Ama öncesinde dilerseniz, Tiyatro Rast’ın kurucularından ve “Dilek”in yazarı-yönetmeni Celil Toksöz ile yaptığım söyleşiden size kalanlara bir göz atın! Sonrasında merak edip de rotanızı bu tarafa çevirmek isterseniz, yeniden ve en temizinden bir “dilek” tutmak için, biz bu akşam, Muammer Karaca Tiyatrosu’nda olacağız, sizleri de bekleriz!

ORTALIK KAN GÖLÜYMÜŞ…

** Tiyatro Rast’ın öyküsünden bahsedelim…

Celil Toksöz: Rast; kültürlerarası bir tiyatro grubu olarak 2001 yılında, Şaban Ol, Gert de Boer ve benim tarafından kuruldu. Hollanda Kültür Bakanlığı ve Amsterdam Belediyesi’nden yapısal olarak destek alıyoruz. Kuruluşumuzdan bu yana sahnelediğimiz oyunların yanı sıra farklı uluslardan oluşan gençlere yönelik, tiyatro kursları ve atölye çalışmaları düzenliyoruz. Uluslararası ortak yapımlar gerçekleştiriyoruz ve bu projeleri Türkiye, Hollanda, Belçika, Fransa ve Almanyada sahneliyoruz. Özellikle güncelliği yakalayan kışkırtıcı, artistiği yüksek oyunlar yapmayı ve uluslararası ilişkilerde köprü vazifesi kurmayı önemsiyoruz.

** Hollanda’dan bakınca Türkiye’deki tiyatroyu, buradan bakınca da Avrupa tiyatrosunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu 30 yıl önce söyleseydik, ayrışım olabilirdi. Ama şimdi her ülkenin hatta her kentin, kendini, aktüel devinimlerine göre yapılandırdığını görüyoruz. Tiyatro görsel sanatlardan farklı olarak seyircili bir sanat, gündemi ve yüzyılı takip edip, sahneye taşımak gerekiyor. Aslında karşılaştırmak yerine, her ülkenin kendi tiyatrosunu yaratması ve yansıtması en doğrusu olacaktır. Mesela Türkiye’de bir sanatçı-sanatkâr için bu prosedürlerle iş yapabilmek, gereğinden fazla zorlayıcı ve yorucu. Hele ki bazı belediyeler, bugün git, yarın gel… Bu süreçte öyle absürd şeyler yaşadım ki, bir daha kapılarını aşındırır mıyım, bilemiyorum. Türkiye diyince akla İstanbul ve İstanbul diyince de Beyoğlu geliyor. Birkaç haftadır İstanbul’dayım, güzel şeyler üretilmesine rağmen, Beyoğlu farklılaşamayan kısır bir döngü haline gelmiş. Öyle ki bir tiyatro izlencesinde, herkes birbirini tanıyor. Ben, magic görmek isteyen seyirciyi seviyorum, Anadolu seyircisi böyle mesela. Bu arada Hollanda’da da durum farklı değil artık, yeni gelen sağcı hükümet, tiyatrolara verilen ödeneğin kesilmesini istiyor. Bu yüzden orada da bizleri zorluklar bekliyor.

** “Dilek” bu topraklardan çıkan bir hikâye; içimizden biri olarak mı, yoksa Avrupa kadrajından algılayan bir göz olarak mı anlatıyorsunuz?

Töre cinayetlerini ve kurban edilenleri anlatıyorum. Ama ‘cin, kader ve felek’in diyalogları üzerinden. Bu üçlü, kaderi tartışıyorlar; insanlar kaderlerini kendileri mi belirliyor, yoksa biz mi yazıyoruz diye. Ben de bu topraklardan geliyorum. Konunun uzağında değilim yani, Diyarbakır’da doğdum. Dilek’i yazmaya iten süreçte, birçok şey üst üste geldi; çok yakından tanık olduğum olaylar da var tabii. Ve ilginçtir töre cinayetleri sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Avrupa’da ve yaşadığım yer Hollanda’da her gün bu tür olaylara tanık oluyor ya da okuyoruz, hem de tahmin ettiğinizden daha fazla… Sonrasında bunları araştırmaya karar verdim ve sıkı bir arşiv taraması yaptım. Töre cinayetlerinin ve kadına karşı algının Hindistan, İran, Afganistan, Kuzey Irak ve Türkiye’de hiç affedilmediğini gördüm. Yani bizler, hayatlarımıza devam ederken ortalık kan gölüymüş.

BU BARBARLIK NEREDEN GELİYOR?!

** Öyleyse bu acının sadece mekânı ve isimleri değişiyor ama coğrafyası değişmiyor!?

Evet, ne yazık ki ama tüm bunların yanında derdim de ‘bakın böyle şeyler oluyor’ demek değil-di. Bana da düşmez ayrıca uzmanları var çok da iyi yapıyorlar da. Mesela; töre cinayetleriyle ilgili, İsveç çalkalandı geçtiğimiz yıllarda. İnsanlar şunu anlamıyor bence, bu barbarlık nereden geliyor? Ülke adı olarak bakmayın erkeklere, işlenen barbarlığın tarihi çok eski…

** Oyunda, ‘Felek, Cin ve Kader’in dillenip, bizlere sunuluş biçimi de ilginç… Türküleri opera formatında söylemek; bizlerin algısını zorlayacak gibi?

Dünyada bir ilk; ezgileri opera formatında sahnelemek. Bizler yani sahnedekiler, bir sihir yaratıyoruz. Dilek’i de tanımlayacak olursak; bir halk operası denilebilir. Benim sözlerini yazdığım 26 tane türkünün yer aldığı Dilek’te; Felek, Kader ve Cin, bir alemin tasarlayıcıları; genç oğlan, diğer oğlan, baba, anne ve nine ise bu alemdeki kanlı bir lanetin yürütücüleri. Dilek ise iki alemdeki kurban. Göreceksiniz, oyunda hiç kötü yok! Algıları zorlamasını istemiyoruz, sadece izlesinler! Örneğin oyunda; Kader’e soruluyor, ‘İnsanların kaderini nasıl yazıyorsun’ diye; ‘Kalem elimde bekliyorum, sağa döndüğünde sağa döndüğünü yazıyorum. Sağa dönmekten vazgeçip de sola dönerse hemen siliyorum, solo döndü yazıyorum’ diyor. Diğeri de; ‘Ama o zaman sen kaderi yazmıyorsun ki’ diyor. Karşılıklı güzelce atışıyorlar, hani eskiden karşılıklı atışmalar varmış öyle.

** Oyunda, opera ve ezgileri harmanlamışsınız üstüne bir de felsefe katarak kafa açmaya çalışmışsınız! Üstadım sizin işiniz epey zor görünüyor!?

(Usta gülüyor. Ve ben bir kez daha anlıyorum ki Avrupa’da yaşayan insanlar Türkiye’deki her şeye şaşıyorlar, tıpkı şimdi benim de şaşırdığım gibi. Bir kez daha altını çiziyorum ki; insan yaşadığı coğrafyaya benziyor ve şekilleniyor.) Puccini, benim örnek aldığım insanlardan bir tanesi. Çünkü halktan insanları ve avam sınıfı yazıyor. Ama o dönemde bu yazdıklarından dolayı çok ağır eleştirilere maruz kalıyor. ‘Sen operayı ele ayağa düşürdün’ diye. Bizim halk ezgilerine çok benziyor bu bakımdan… Amacım sosyal bir şey yaratmak değil, bunu güzel şekilde yapan uzmanları var zaten, ben yalnızca tiyatro yapmak istiyorum. Zorlanacaklarını düşünmüyorum, farklı ve hoş gelecek ama.

** Türkiye’de her gün gündem değişiyor ama bu mevzularda bir arpa boyu yol alamıyoruz ve bu yüzden de bazılarına göre konu itibariyle klişe olarak algılanacaktır “Dilek”. Bu klişeleşen ama her gün yaşanan algıdan yola çıkarsak, sizce çözüm nedir?

Üzülerek belirtmeliyim ki hep aynı cümleler üzerinden yapıldığı için varılacak noktalar ne yazık ki olumsuzlaşmış. Kısır döngüye girilmiş. Ama biz, farklı bir şeyler yapmanın peşindeyiz. Bu toplumsal yaranın en büyük ilacı ‘eğitim’ ve ‘sabır’. Siyasiler karşı taraflar bu çok güzel ama yeterli olmuyor. Çünkü bir şey yapma noktasında herhangi bir şey üretilemiyor. Kadın örgütleri olumlu ama bunun yanında olumsuz yönleri de ortaya çıkarıyor. Çünkü diğer taraf da kendini savunmak amaçlı daha fazla saldırıya geçiyor. Erkeğin içindeki vahşi taraf ortaya çıkıyor. Her ölümün ardından 300 kişinin eylem yapması ne yazık ki çözüm getirmiyor. Ne zaman ki eğitimde kitaplara girecek bu konular, sonra çocuk ve ebeveyn arasında çatışma çıkacak. İşte o zaman değişecektir bazı tanımlar-düşünceler… Keşke benim elimde bir formül olsa ama ne yazık ki yok!

TÜRKÜ DENİNCE YÜZLERİ BURUŞUYOR

** Ekipten ve Dilek’in varmak istediği vaziyetten bahsedelim!

Kalabalık bir ekip yer alıyor oyunun arkasında; müziklerini Cebrail Kalın ve Selim Doğru, dramaturgisini Onur Cebe, rap sözlerini Sibel Altınbaş, Selim Doğru ve ben, kostüm-sahne tasarımını Claude Leon, koreografisini ise İbrahim Aymaz yaptı. Oyuncu ve solistlerimiz; Çiğdem Çiftçi, Emre Kızıl, Erkan Tekci, Gülseven Medar, Mehmet Emin Yalçınkaya, Mehmet Taylan Ünal, Mesut Erenci, Murat Şener, Şafak Pala ve Vural Tantekin.

Dilek, töreyi ortadan kaldırmayı değil ama sesi yitmiş olan kurbanlara seslerini bir parça da olsa geri vermeyi istiyor. Bu arada şunu da belirtmek isterim; Türkiye’de bazı kesimler, türkü denince yüzlerini buruşturuyorlar. Birkaç haftadır İstanbul’dayım, TV’de gördüklerim ise çok fena, çünkü dejenere edilmiş güzelim türküler. Belki insanlarımız da bu yüzden yani yanlış dinlediklerinden yüzlerini buruşturuyor ve küçümsüyorlar. Avrupa’da insanlar sahnede 3 saat boyunca İsa’nın çarmıha gerilişini izliyorlar, gıkları bile çıkmıyor. Mesela bizde sıra gecelerine dikkat edin, iki dertli yanında, bir hareketli ses olur… Bizim yapımız bu, aynı anda ağlıyoruz ve gözyaşımız kurumadan da şarkıya gülüyoruz.

** Konuştuklarınıza istinaden, bu yarattığınız sihri, Anadolu’daki tiyatroseverlerle paylaşmayı düşünüyor musunuz? Ve Rast’ın gelecek projeleri neler?

Bu oyun, ne yazık ki ben Hollanda’ya gidince bitecek! Turne istiyoruz, hem de çok ama bunun için sponsora ihtiyacımız var… Bundan sonraki projemizde, Balkan ve Karadeniz türküleriyle bir çalışma yapmak var. Bu oyunların komedisini yapmak da çok güzel olacaktır. Komedili operet… Kısaca, hayallerimle uğraşacağım yine… Bu hayaller ki örneğin biz, Mahir Günşıray ile Türkiye’de yaptığımız projede, Van’da, Batman’da ve Mardin’de 9500 seyirciye ulaştık. Tecrübe nedir, şapkadan nasıl tavşan çıkarılır ve o yerler neresidir gördük. İnsanların bazen kendi merkezlerinden uzaklaşması gerekir. Bulunduğu yeri ve konuyu daha iyi, daha aydın görebilmesi için… Hayalciliği ve idealizmi seviyorum ben ve her şeye rağmen kaybetmedim henüz. (Üstat, öyle tadında ve öyle heyecanlı anlatıyor ki, pesimist ben bile inanıyorum her şeye rağmen, daha iyi olacağımız zamanlara… Doğru ya her şeye rağmen kaybetmedik henüz.) (HABERTÜRK)

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir