DOĞA-İNSAN|| Doğa Yok Edildiği İçin Hasta Oluyoruz

Modern yaşam bizi tüketiyor, hasta ediyor. Ama beslendiğimiz ortamı değiştiremiyoruz. Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, tam da bunu yaptı. Bir köye yerleşip mücadelesini ve hayatını daha anlamlı kıldı…

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken’i tanımayan yok… 2002’de kurulan dernek, başta ‘Hasankeyf Yok Olmasın’ kampanyası olmak üzere, sayısız çevre kampanyasına öncülük etti. Eken ve ekibi, sadece HES’lerle savaşmıyor, aynı zamanda Türkiye’deki hayvan ve bitki türlerinin yaşaması için mücadele veriyor.

Türkiye’de çevre sorununun tavan yaptığı günlerde Güven, Seferihisar’a bağlı Orhanlı köyüne yerleşti. Zira barajlara, kültürün ve doğanın yok edilmesine sözle, yazıyla, kampanyayla karşı koymak yetmedi. Yaşam biçimini de değiştirmesi, hakkını savunduğu doğanın içinde olması ve örnek olması gerekiyordu. Seferihisar’da, Güven Eken’in yerleştiği köy evini birkaç kez ziyarete gittim.

Doğa Derneği çalışanları ve üyeleri de oradaydı. Birbirinden farklı bu sekiz insan, bir yandan toplantı yapıp strateji belirliyor… Bir yandan bahçe çapalıyor, tohumları ayırıyor, kümes yapıyordu! Hepsi de öyle mutlu, öyle huzurluydu ki. Güven’le, mevcut sistemin bizi ve dünyayı nasıl hasta ettiğini ve doğaya bakışımızı nasıl değiştirebileceğimizi konuştuk.

Yaşadığımız sorunlara, mesela kanser gibi hastalıklara, sanki havadan inmiş gibi yaklaşıyoruz. Oysa sorunun kökeninde modern yaşam tarzı var.
Doğanın merkezsiz bir örgütlenmesi var. Bizimse merkezi bir anlayışımız. Doğada, merkezin oluştuğu birkaç durum var… Örneğin kanser. Kanserin çok patolojik belirtileri var. Kanser kendini merkezle oluşturan bir hastalık. Ben dünyanın kendisinin bir kanser hastası olduğunu düşünüyorum. Yenilebilir bir kanser bu. Tıp okuduğum için rahatlıkla söyleyebilirim: Fizyopatolojisi de birebir aynı.

Nasıl aynı?
Kan insan damarlarında akan sıvıdır. Mesela kanser hastasının kan değeri bozulur. Nehirler de dünyanın damarlarıdır. Bütün mekanizma aynı fonksiyonu görür. Benim vücudumdaki damar ne işlevi görüyorsa akarsular da dünyada aynı işlevi görüyor. Dünyadaki besini ve oksijeni taşıyor. Anatomik olarak da aynı. Vücuttaki damar fotoğrafı ile Kızılırmak nehrinin deltasına bakarsanız aynı şekli görürsünüz. E bakıyorsun dünyaya, kan değerleri nerdeyse tamamen bozulmuş. Bütün dünya nehirleri nerdeyse kirli şu anda. Gezegenin kendisi hasta. Böyle bir durumda hastalığı var eden kaynaklardan beslenemezsiniz.

Nedir o kaynaklar?
Hastalığı ne var ediyor? Konvansiyonel tarım, büyük barajlar, nükleer enerji, fabrikalar ve daha nice şey. Sen o hastalığın kaynağından beslenmeye devam ettiğin sürece (ki şehirde bunu yapmaya mecbursun) organik domates yemek, hastalıktan kurtulmaya yetmez! Havasını soluyorsun, kıyafetini giyiyor, tabağını kullanıyorsun, ilişkilerinde aynı sıkıntıları yaşıyorsun. Kaçmana imkân yok. O kök olmuş. Kök orada durduğu sürece sen ne kadar kendini bundan kurtarabilirsin? “Bu köye yerleştim toprakla yaşıyorumla” da olmaz. Gelirsin köye atarsın toprağa ilacı, komşularınla girersin rekabete buradaki yaşamı da altüst edebilirsin. İster şehirde yaşasın, ister benim gibi köye gelsin yerleşsin tek tek beslenme kaynaklarını arındırmak temizlemek zorunda. Hepsini bilerek kullanmamız lazım. Asıl yok olan bu. Unutkanlık çağındayız ve her şey unutkanlık üzerine kurulu. Sadece gördüğümüz şeyleri fark ediyoruz.

Gördüğümüz şey bize yetmiyor mu?
Diyorlar ki su boşa akıyor. Dünyadaki canlı yaşamını suyun döngüsünün sağladığını görmüyor. Bildiğim başka bir gezegende akan bir su yok! Dolayısıyla yaşam yok. Su boşa akıyor diyen kendi kökünü görmüyor. Kendini var eden yegâne sebebe yok diyecek kadar cahilleşmiş durumda. Bunu derken de teknoloji, bilim, kalkınma adına söylüyor.

Evet, kalkınmamız lazım…
Ne zaman ölürüz? Damarlarındaki akan kan durduğunda… Aslında kalp durduğunda ölmez. Suyun sirkülasyonu bedenimizde durduğu için ölüyoruz. Aynı şekilde nehirler, yaşam enerjisinin nakil hattıdır. Biz o enerjiyi çalıp elektrik enerjisi üretiyoruz. Bu korkunç bir şey. Sağlıklı yaşamadıktan sonra kalkınmanın ne anlamı var? Doğa yok edildiği için hepimizin sağlığı bozuluyor. Ortak kökümüz yok oluyor. Ne zaman ki nefes almadan, yemek yemeden, su içmeden yaşamayı beceririz o zaman doğayı yok etmenin iyi bir şey olduğunu savunabiliriz.

Sen istediğin kadar istediğini istenilen hakkı ver (ki bu mutlaka olmalı) ama doğayı katlettiğin sürece bu haksızlıkları sürekli beslemiş oluyorsun. İnsan olmanın en zor olduğu çağdayız. Eleştirdiğimiz şeylerin kaynağı bir yandan da benim çünkü. Çok travmatik bir durum bu. Bu anlattıklarım yeni değil. Bu yaklaşım Güney Amerika’da, Afrika’da, Hindistan da başladı.

Gelişmiş dediğimiz ülkelerde yaşanan sıkıntıları biz de yaşayacak mıyız?
Ne yazık ki… Çünkü döngüsel değil sürekli büyümek üzerine, tek taraflı bir döngüsel model var ortada. Sürekli büyümenin sonu ölümdür. Kanserde de böyledir. Kapitalizmin öngördüğü sürekli büyüme modeli zaten teorik olarak da akıl dışı bir modeldir. Mantığı olmayan bir şey… Bununla ilişkili olarak kalkınma indeksleri, büyüme hızı ve yöntemleri bütün bunlar temelsiz şeyler.

Nedir çözüm, yavaş büyüme mi, büyümeyi durdurma mı? Büyümeyelim de ne yapalım peki?
Yanlışlık şurada. Amaç, araç haline gelmiş durumda. Hiçbir toplumun büyümek gibi bir takıntısı yoktur. Ama her toplumun refah içinde yaşamak gibi gayesi vardır. Refah ile büyümenin aynı şey olduğu algısı yaratılıyor. Asıl sıkıntı burada.

Halbuki her toplum kendi refah anlayışını tanımlama ve doğduğu yerde doyma hakkına sahiptir. Ama bu haklar elimizden alınmış durumda. İnanıyoruz ki büyürsek müreffeh olacağız. Bu toplumsal bir yaklaşımla çözülecek.

Mehveş Evin
www.milliyet.com.tr

Yorumlar

yorumlar

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir